27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dene ve ne olacağını gör!


Cesaretim var mı benim? Hatalarımla yüzleşmeye, yanlışlarımı kabul etmeye cesaretim var mı? Kendimi kullanılmış ancak sevilmemiş hissetmek canımı yakıyor artık. Yaksın, yaksın ki bir daha izin vermeyeyim. Çünkü bunu bana yapana değil asıl kendime kırgın olmalıyım. Olmalıyım ki kendimi affedebileyim ve yoluma devam edebileyim…

Bugün olsa aynı şekilde davranırdım dediğim olayların ve pişman olduğum davranışlarımın listesini yapmak için oturdum masamın başına. Aldım kâğıdı, kalemi elime. Beni oldukça rahatsız eden anlar silsilesi akmaya başladı zihnimde. Musluğu açıp altına kap koymamaya benzemişti içinde bulunduğum durum. Bir anda ayak bileklerime kadar su yükselmişti. Masanın üstü de ıslanmaya başlamıştı, gözyaşlarımdan…

Burnumu çekerek yazmaya devam ettim. Bunlar benim hatalarımdı, tökezlemiştim. Kimi zaman da kıç üstü oturmuştum, çaresiz, kimsesiz. Aptallıklarım olmuştu. Adına saflık deyip geçemeyeceğim. Bu yazdıklarım içimi uzun zamandır kemirmekteydi. Parazit gibi sarmışlardı organlarımın etrafını. Nefes alamaz durumdaydım. Farkına vardım hepsinin. Kurban değildim artık…

Hepsini yazıp çıkarmak içimi dezenfektanla yıkamışım gibi hissettirmişti. Pırıl pırıl parlıyordu dip köşe bucak içimde… İnançlarım, duygularım, düşüncelerim bana ait olmayan bir sistemin parçasıydılar. Şimdi ise bana aitler. Artık saha kenarında elinde süreölçer ile duran kimse yok, koşmuyorum çünkü. Ağır ağır adımlarla yürüyorum. Her şeyi hissederek, anlayarak, özümseyerek ilerliyorum. Kızdığım kimse yokmuş aslında. Kendime kızıyormuşum, alabildiğine kin doluymuşum kendime. Fark ettim…

Sy/ İstanbul 2010

Yukarıdaki satırları 2010 yılında yazmışım. Bugün ise kendimi yorumlamak istedim:

“Dur bir dakika” dedim kendime, “Neden kendine bu kadar kızıyorsun? Sanki kendini suçlar gibisin. Hani suç yoktu?Suçlamak yoktu, kabulleniş vardı. Suç olmayınca suçluda olmaz zaten. Öyleyse tekrar bak kendine, gerçekten suçlu musun? Ya da bir suçlu var mı? Hayır, yok tabii, ne ben suçluyum nede suçlanacak başka biri. Ne yaşadıysam yaşamam gerekiyordu. O gün hata diye adlandırdıklarım bu gün beni ben yapan değerlerimi oluşturdular. Bir gün önce yaptığım şeyi bile bir gün sonra beğenmeyebilirim.Bu gayet doğal. İnsanca. Peki, yıllar önceki genç veya toy halimde yaptıklarım için bu günkü aklımla, öğrendiklerimle kendimi böylesine ağır eleştirmeyi hakkım var mı? Var mı?

İnsanlar kendi seçimlerini yaşarlar. Bu bir gerçek. Seçimlerimiz bize aittir. Bildiğim tek şey cesaretim olduğu. Her şeyle yüzleşmek demek kendimle yüzleşmek anlamına geliyormuş. Benim de buna cesaretim vardı. Yüzleştim ben'le. Biliyorum ben'i. Kendimi kabullenmem zaman aldı, canımı yaktı. Şimdi huzurluyum. Cesaretliyim. Şimdi mutluyum. Denedim ve gördüm. Gördüğümden de alabildiğine memnunum. Şimdi…

Sevgiyle kalın,

Sy/ İstanbul 2012/Ağustos

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dolu varsa boş da var; soru varsa cevap da var…


İnsan boş oturmamalı diyor zihnim. Çünkü evren boşluk sevmez diye de ilave ediyor. Soruyorum :” Evren kim? Tanıdığım biri mi?” Boş bakıyor zihnim bu soru üzerine. “ Boş bakma evren boşluğu sevmez” diyorum. Kızıyor galiba. Ben de yerimden kalkıyorum masanın etrafındaki sandalyelere sırayla oturup kalkıyorum. Kendimi iyi hissediyorum, boşlukları sırayla dolduruyorum o an. Kendimce.“ Öyle değil” diye haykırıyor zihnim. “Bana ne” diye haykırarak cevaplıyorum anında. Kendimi daha dolu hissediyorum o anda, sandalyelere oturup kalkarken. Kime ne? Gerçekten doldurmuş muydum kendimi? Peki ya evreni?

Kendimi nasıl doldurabilirim acaba? Düşünmem lazım bu konuda. Düşünüyorum. Düşünüyorsam varım. Varsam evren de dolu o halde. Değil mi? Peki ya ben? Ben hala boş muyum? Ne cevap verirsem vereyim yaşamımda bir doluluk olacak mı? Doluluktan kastım ne benim? Yaşantımı derinlemesine ve anlayarak sürdürmek mi? Yoksa yaptığım güzel şeylerin yaşantımı doldurması mı? Yin ile yang; güzel ile çirkin misali bir dolu varsa bir de boş mu var? Yaşamak boş mu dolu mu? Kime göre? Neye göre? Ben yaşantımı dolu dolu yaşıyor muyum?

Ben bu sorduğum sorulara teslim olalı uzun süre geçti aslında. Tüm cevaplarımı aldım, kendi adıma. Deneyimlemeye devam ettiğim sürece alacağım daha çok cevap var. Bir o kadar da soru var. Dolu varsa boş da var; soru varsa cevap da var…

Boş oturmayı bıraktım uzun zaman önce. Hoş o sıralar boş oturduğumun farkında değildim. Alabildiğine meşguldüm aslına bakarsanız. Kendimce… Kendimi geliştirmeye açtığım an, gerisi kendiliğinden geldi. Bana benim hakkımdaki doğruları ve yanlışları- böyle etiketleri kullanmayı hoş bulmuyorum çünkü yaşantımızda bazı şeyleri vurgulamak adına türetilmiş olan bu kelimelerin yaşantımızın kimyasını bozduğuna inanıyorum, gel gör ki öylesine kemikleşmişler yapacak şey yok- ancak ben söyleyebilirim. Dolayısı ile sorularımın cevaplarını da kendim verdim. Uygun olanı seçtim kendime ve kendimi cevapladım. Bazen baktım cevapların içinden çıkamıyorum. Döndüm başa ve sorulara göz attım. Doğru soruyu bulunca doğru cevap da geliyormuş. Fark ettim. Farkı yarattım…

“Neler yapabilirim?” diye sordum kendime. Cevapladım. Yaptım ve yapıyorum. Önce düşüncelerimi ve bakış açımı netleştirdim. Ardından dürüstçe yüzleştim kendimle. Ah çok acıttı bir süre, sonrasında keyif geldi oturdu başköşeye. Artık kendime alabildiğine şans tanıyorum ve bu şansımı kullanmayı seçiyorum. Beni benden iyi bilen kimse yokmuş ki! Seçenekler bana aitmiş! Yaşam benim yaşantımmış! Boş otursam da benimmiş, evreni doldursam da. Tek yapmam gereken seçmekmiş. Boş mu dolu mu?

Sevgiyle kalın,

Sy

16 Ağustos 2012 Perşembe

Çünkü dinlemenin keyfini bilenler dinlenilmenin keyfini ararlar...


Geçen günkü yazımda konuşmadığımı fark ettiğimi söylemiştim. Cevap arıyordum bu duruma. Hatırladınız mı? Nihayetinde aklıma yatan cevapları seçtim zihnimdeki düşüncelerden. Söz verdiğim gibi de sizlerle paylaşıyorum.

Etraftaki sesli koroya katılmak zorunluluğum yokmuş ki benim! Bunu anladığım günden beri, gerektiği yerde gerekli gördüğüm takdirde konuştuğumu fark ettim. Daha doğrusu ‘dinlemeyi’ seçenlerle konuşuyorum. Çünkü dinlemenin keyfini bilenler dinlenilmenin keyfini ararlar... 

Dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da gözlemlerimden geldi. Birisi konuşurken karşısındaki dinleyicinin de aynı anda ses üretme çabasında olduğunu gördüm. Eş-zamanlı konuşmalar gerçekleşiyor. Bu eş-zamanlılık aynı anda ses üretmek için oluşuyor sanki. Öyle bir şey oluyor ki konuşmayan kişi, diğeri konuşmaya başladığı an ses üretmeye başlıyor. Sanki sessiz kalırsa varoluşun dışında kalacakmış gibi. Korkuyor ve hemen sesler çıkarmaya başlıyor. Konuşan topluluğun içinde yer almak, dışında kalmaktan daha cazip geliyor olmalı. Dinlemeden, anlamadan verilen anlık ve tepkisel sesler…

Böylesi bir ortamda kulaklarımızın durumu ise içler acısı. Kulaklardan beynimize akan sesler çağlayanı arasından gerekli olanı seçmeye çalışmak ise bambaşka bir yorgunluk. Gözlemledim ki böyle ortamlarda dikkatimi hep dışıma yönlendirmiş oluyordum sonuç olarak. Ya içim? İçime gereken dikkati veremediğimden, duyamıyorum kendimi ve böylece dışarıdaki dünyaya sıkışıyordum. Bana öyle geliyordu, sıkışıyordum gerçekten de. Keyfim kaçıyordu, yorgunluk ve baş ağrısı oluşuyordu; enerjim tükeniyordu, emiliyordu sanki. Hangi zaman diliminde olduğumu yitiriyordum böyle anlarda. Neredeydim? Geçmişte mi? Şimdide mi? Gelecekte mi? Hiçbir yerdeydim aslında…

İşin garibi kişisel gelişimle uğraşan ve hep olumlu frekansta kalmanın önemini savunanlar için genel bir yargı vardır hatırlarsanız.” Bu insanlar hayata yüzeysel bakarlar ve hayatı umursamazlar, ben merkezli yaşarlar” derler. Bu yargıyı belli bir kesim kanıksadı neredeyse. Hem de araştırmadan, incelemeden, dinlemeden, anlamadan. Neden mi mantıklı geldi bu yargı birçok insana? Çünkü kavganın olmadığı, öfkenin ortalığı kasıp kavurmadığı, yargılamanın keyfinin olmadığı ortamlar “insanca tepki vermek” olarak kabul edilmiyor artık da ondan. Bu tepkileri vermiyorsan ya “ eziksin” ya da “ bencil”. Daha da ileri gidersek eğer farklı bir sıfat daha seçebiliyorlar:” Aptal.” Neden mi? Olduğu gibi kabulleniş içindesin ve kişinin kendisini keşfetmesini, anlamasını tercih ediyorsun. Eleştirmiyorsun ve çözüm sunuyorsun ancak diretmiyorsun. Dinliyorsun sadece. Hakkıyla dinliyorsun, hak ettiği şekilde. Ben haklıyım, benim dediğim doğru klişelerini aşmışsın. 

İşte bir konuşma esnasında bu gayretler içinde olan bir insanın aynı anda ses çıkarması durumu ne yazık ki gerçekleşmiyor. Hal böyle olunca da konuşmuyor oluyorsun. Konuşmayınca da seni kimse dinlememiş oluyor. Ha bir de seninle konuşanlar tarafından “Beni dinlemiyorsun!” diye azarlanıyorsun. Haklılar çünkü normal insan modeli ‘aynı anda konuşmak’ olmalı. Hem konuşacaksın, hem dinleyeceksin aynı anda, hep birlikte, dıştan sesler korosu oluşturmalısın. Kapıl gitsin ses üretimine, kabullen dayatılan görsel ve işitsel şöleni. Zorun ne? E yapamıyorsan yersin azarı, oturursun aşağıya…

Duyman, konuşman ve görmen gerekenler burnuna dayatılıyor ve sen geri çeviriyorsun. Neden? Çünkü bireyselliğine kavuşmak istiyorsun. Orada ‘birlik’ arayışındasın. Köküne varmaya çalışmak seni kendini anlamaya, sorgulamaya, çözmeye götürecek olan yol, biliyorsun… 

Kulakta devamlı aynı müzik kanalın, dışarıda aynı görselin, zihinde aynı karmaşan yoksa konuşamıyorsun. Seni de kimse dinlemiyor. Sonuç budur…

Sevgiyle kalın,

Sy

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Kim daha iyi dinliyor?


Kaç çeşit insan vardır? Tepkilerine, düşüncelerine, davranışlarına, karakterine bakarak sınıflandırabilir miyiz acaba? Kadın ya da erkek olması fark eder mi? Diyelim ki başardık, sınıflandırdık; ilişkilerdeki sorunları çözüme kavuşturabilir miyiz? Sonsuza kadar, iyilikte ve sağlıkta, her türlü birliktelikte mutluluğu yakalayabilir miyiz? Bana göre evet…

Nasıl mı? Değiştirmeye çalışmadan, büyümesine olanak tanıyarak, onu olduğu gibi kabul ederek. Sürekli iletişimde kalarak, suçlamadan ve yargılamadan dinleyerek. Dinleyerek ama gerçek anlamda dinlemeden bahsediyorum. Dinlemek bir sanattır bana göre. Hani sıkça yaptığımız gibi- ben eskiden çok yapardım- kafa sallayıp laf bitimini sabırsızca bekleyip derhal kendi bildiğimiz doğruyu dayatmaya geçmekten bahsetmiyorum. Buna bildiğini okumak diyorum. Birde göstermelik dinlemeler vardır. Eskiden bunu da çok yapardım. Bazen spor yaparken etrafındakilerle konuşmak zorunda kalmamak için kulağına koftiden bir kulaklık takarsın ve hafifçe baş ritmi yakalarsın ya da ciddi bir şekilde okumaya gömülürsün elindekini; bir şey sorulduğunda da – Ah pardon, dalmışım dersin- işte bunlar göstermelik olanlardır. 

Dinlemek sanattır derken abartmıyorum. Gerçekten de öyledir. Çünkü dinlemek sadece kulakla yapılan bir işlem değil. Konuşan kişinin duygularını da yorumlamayı gerektiren bir işlem türüdür. Anlatılan her ne ise, altında yatanı görebilmektir, seçebilmektir, cımbızla alabilmektir. Ayrıca konuşma esnasında aktarılanları kişisel almamak gerekir ki ortada yanlış anlaşılma durumu olmasın. Kolay mı? Başlarda değil elbette. Fazlasıyla idman gerektiriyor. Dinlemeyi, anlamakla bütünleştirdiğimizde sorunlar çözülüyor, empati kendiliğinden oluşuyor ve ardından da gerekli ise çözümler geliyor. Sen mutlu, ben mutlu…

Gündelik hayatta dinlemek her zaman kolay gelmeyebilir. Yorgun olabiliriz, gerçekten zorlu ortamlarda bulunmuş olabiliriz, belki de sebepsiz yere gergin de olabiliriz. O zaman kasmayıp “ Daha sonra konuşalım mı?” diyebiliriz. Karşı taraf anlamayıp, anlatmakta direniyorsa, isteğimizi yinelerken araya hafif atıştırmalık bir iki adet gerekçemizi de koyabiliriz. Yeter ki anlaşmayı ve anlaşılmayı isteyelim. 

İletişimde bulunmak için karşılıklı saygı ortamı oluşturmayı başarmışsak, çözülemeyecek sorun yoktur bana kalırsa. Saygı dolu bir ortamda ilişki içinde olan kişiler birbirlerini daha iyi tahlil edebilirler, duygularını daha iyi yorumlayabilirler. Üstüne bir de sevgiyi eklediklerinde aşamayacakları dağ kalmaz.

Bazen de karşımızda konuşan kişi sadece dinlememizi istiyordur. Çözüm istemiyordur, akıl istemiyordur. Tek istediği dinlememizdir. Böylece gerek duyduğu ilgiyi alacak ve yoluna kaldığı yerden devam edecektir. Her dinlediğimizde akıl vermek, yol göstermek, çözüm sunmak zorunda değiliz. Bunları bilmek sinirlenmeden ve kızmadan dinlemeyi öğrenmemizi sağlayabilir.

Dinlemek gerçekten de sanattır. Son zamanlarda dinlediğimi ancak dinlenilmediğimi fark ettim. Sonra bir baktım ki konuşmuyormuşum. Konuşmazsam nasıl dinlesinler ki beni? Peki, neden konuşmuyorum acaba? Cevabı alınca size de bildiririm.

Sevgiyle kalın,

Sy

5 Ağustos 2012 Pazar

Bünyemin getirdikleri


Hepimiz bünyemizi biliriz değil mi? Ne kadarını kaldırır, ne kadarını tolere eder, ne kadarını etmez, biliriz kendimizi işte. Bazen de kör olasımız gelir ve hiçbir şeyin farkında olmayıveririz. Zaten ya farkındasındır ya da değilsindir. Öyle değil mi? Her zaman ne istediğimizin farkında olamayız değil mi? Bence oluruz. İşin aslı zaten farkındayızdır da işimize gelmiyordur… İşte böyle durumlar da oluyor farkındalıkla ilgili. İşine gelme ya da gelmeme durumu gibi. Var mı böyle bir şey? Var tabii ki. Biz insanoğlu şartları kendi lehimize çevirmekte yeri geldi mi ustayızdır. Yeter ki isteyelim. Değil mi? Canımız acısa da, içimiz yansa da şartları zorlamakta üstümüze yoktur…

Geçenlerde dostlar bir araya geldik, hasret gidermek istedik. Bir tanesi, bizzat duyduğu ve şahit olduğu bir durumu, ne yapılabilir diye bizimle paylaşmak istedi. Biz de dinledik:

“Eşinden boşanmış bir tanıdığım var. Tam on yedi yıl sonra hem de. İki çocuğu var. Tam altı yıl oldu. Boşandığı günden beri soran olursa “evli” olduğunu söylüyor. Boşandığını üç beş kişi dışında kimse bilmiyor. Gerekçesi ise etrafının hakkında ne düşüneceğiymiş. Çocuklarına farklı gözle bakılmasını istemiyormuş. Kendisine gerçekten de soranlara hala “ evliyim” demesinin ne anlama geldiğini şimdi anladığımı söyledim. Anlamadı ne demek istediğimi…

Çocukları baba hasreti ile büyümesin diye evde olmadığı zamanlarda eşinin eve girmesine müsaade ediyordu. Böyle olunca da karşılaşmaları kaçınılmaz oluyordu. Ardından birkaç kere fiziksel şiddet de görmüştü. Kendisine şikayet edip etmediğini her sorduğumda “ Konu komşu ne der? Hem kimse boşandığımı bile bilmiyor ki!” diye cevap vermişti. “Şiddet gördüğün için boşanmıştın. Çocuklarının böyle büyümesini istemiyordun. Kimin ne düşündüğünü neden bu kadar önemsiyorsun? Çocuklarının ve senin huzurun daha önemli değil mi?” diye sorduğumda önce bana hiç cevap vermedi. “ Ben boşanmak için on yedi yıl bekledim. Şartlarımın iyileşmesini ve hazır olmayı bekledim. Boşandım ancak etrafım boşandığıma hazır değil. Dul bir kadının sorunları var. Sen bilemezsin. Anlayamazsın. O yüzden gerekirse şikayet etmek için bir on yıl daha hazır olmayı beklerim. Sabırlıyımdır” dedi. “On yıl içinde etrafının boşanma işlemine hazır hale geleceğine inanıyor musun?” dedim. Hiç cevap vermedi…

Haftanın altı günü çalışıyor bu kadın ve Pazar günü de kendi evinin işlerini görüyor. İki çocuğuna annelik ve babalık yapmaya çalışıyor. Bazen hayatın adil davranmadığını düşünüyorum. Özellikle de biz kadınlara. Zor şartlar altında yaşantımızı devam ettiriyoruz ne yazık ki. Acaba bir şey yapmalı mıyım sizce?”

Uzun süre sustuk her birimiz. Düşündük. Böylesi hassas bir durumu kafamızda tarttık.  Sonuç olarak bu kişinin ne istediğinin, gerçekten ne istediğinin farkında olmasını sağlamak için, neler yapabiliriz araştırmaya karar verdik.  Sadece ne istediğinin değil neyi istemediğinin de önemli olduğunun vurgulanması gerektiğini düşündük. Başkalarının ne istediğinin, ne söylediğinin, ne yaptığının değil; kendi hayatının önemli olduğunu anlaması gerektiğini düşündük. Hayatının sorumluluğunu kendi üstlenmesi gerektiğini ve bu aşamada öz iradesini kullanmasının ne kadar önemli olduğunu fark etmesini sağlamalıydık. Sonra tekrar sustuk ve birbirimize baktık. Biz bu insanları hiç tanımıyorduk ve oturmuş nasıl yardım edebiliriz diye soruyorduk kendi kendimize. Bizden açıkça yardım isteyen yoktu ki! Kişi kendi istemediği müddetçe önerilen değişimler, çözümler bir müddet sonra yaptırım haline dönüşebilir. Ancak kendi istediği zaman değişim gerçekleşebilir. Sonuç olarak arkadaşımızın bu bayanla karşılaştığında dinlemesini ve farklı bakış açısı ortaya koyarak geri çekilmesini ve böylece bayanın bu bakış açılarını görmesini karara bağladık." Başka cesaretlendirici örnekler ver ve seçimleri olduğunu hatırlat, olurda bayan yardım isterse, yardıma hazır birinin varlığını bilsin, bunu anlamasını sağla” diye de ekledik. 

Bana kalırsa ne istediğimizi ve ne istemediğimizi dürüstçe, son derece dikkatli bir şekilde sorgulamamız gerekiyor. İstediklerimizi yarattığımızda ve yaşamaya başladığımızda ya da istemediklerimizi hayatımızdan çıkardığımızda ve yaşantımıza devam ettiğimizde; oluşturduklarımızla ya da eksilttiklerimizle karşı karşıya geldiğimizde huzur içinde olacak mıyız? Başa çıkmayı bilmek gerekiyor. En önemli nokta bu bana göre.

Sevgiyle kalın,

Sy

24 Temmuz 2012 Salı

Gazino kültürünün evrimi


Duygular mekanlarla birleşir ve ikisi birlikte insanla bütünleşir. Daha sonra insanın bilinçaltıyla bir güzel çırpılır, karıştırılır. Ortaya yanardönerli bir meyve tabağı geliverir. Sevinçle tadına bakarsın, görüntüsü harikadır tabağın. Benim çocukluğumda gazinolar vardı. O kültürün bir parçasıydı bu alevli tabaklar. Ben önce korkardım acaba meyveler ağzımı yakar mı diye. Ateş var ya, çocukluk işte. Sonra dalardım tabağa. Ne alevi görürdüm, ne sıcağı düşünürdüm. Meyvelerin cazibesine kapılırdım. İlk başta zannederdim ki bugüne kadar hiç tatmadığım lezzette meyveleri yiyorum. Yedikçe anlardım muz aynı muz, mandalina bildiğin mandalina, portakal aynı pörsümüş portakal, elma aynı elma sert, sulu…

Zaman içinde kodlanmışların üzerine yeni kodlar yazılmaya başlar. Yeni yazılımlar oluşur. Her ne olursa olsun, olacak olan start alır ve yaşamaya başlarsın. Yaşarsın, deneyimlersin. Yeni yazılımlar ilave edersin mevcut kodlamaların üzerine. Bellek dediğinin esaretinde gidip gelirsin bir sağa bir sola. An gelir an’ı deneyimlersin, an gelir geçmişin içinde dolaşırsın ve çaktırmadan geleceğe bir göz atmak istersin. Hayatında fedakarlıklar yer almaya başlar. Kendininkilerden ziyade başkalarına ait yargılar, öfkeler, hırslar arasında nefes almaya çalışırsın. Kalmayı seçersen değiştirmek üzere, sıkışırsın orada. Lakin bazen de hoşuna gider sıkışıp kalmak. Bezen de çıkıp gidersin oradan. Bazen de tilki misali dönüp dolaşır dönersin kürkçü dükkanına…

Bir gün aynadan biri bakar sana ve “Kötü görünüyorsun” der. Kendine gelirsin. Bakarsın ışıklar yanıp sönüyor. Oturup yeni bir yol haritası çıkartırsın. Eşlik edenin de olur, köstek olanında. Bazen yılıp vaz geçersin yeniyi oluşturmaya çabalamaktan bazen de keçi gibi inat edersin, direnirsin her şeye, herkese. Yola devam dersin. Kim kazanacak diye merak edersin, anketler yaparsın. İyi haberleri alırsın, kötüleri pas geçersin. Çoğu kişi seni anlamaz sen de çoğunu anlamazsın zaten. Boş verirsin. Kendin gibi olanları bulmak ve onlarla olmak istersin. Sonra gün gelir durulur ortalık. Tepki vermezsin. Her şeye açıklama bulmaktan vaz geçersin. Olduğu gibi olanı kabullenirsin. Rahatlarsın. Sadece sen olmuşsundur. Sen ve sana ait sorumlulukların vardır artık. Fazlalıkları yol kenarına bırakıp yola devam edersin. Makul bir hızla, radara yakalanmadan, şeridi ortalamadan, yolda kalmaya devam edersin…

Düşüncelerin, eylemlerin hepsi sana aittir artık; sonuçları da tabii ki. Günahıyla, sevabıyla sen oluşmaktasındır. İyi hissedersin. İyisindir. Bunu yaymayı hedeflersin, paylaşmayı istersin. Güzel bir şey çünkü bu ulaştığın şey, her ne ise artık. Başkalarının deyişiyle ‘etliye sütlüye karışmadan’ yaşarsın. Bir önemi var mı böyle düşünmelerinin? Artık yok. “Merhaba” dersin sana ve dünyaya. Sarılırsın yaşama, kendine. “Her şey daha iyiye daha güzele” derler ya, sense gülersin “İyi nedir ki; güzel nasıldır ki?” diye sorarsın kendine. “Gerek yok ki tanımlamalara, etiketlere” diye düşünürsün. İyi de edersin. Hepimizin inişleri, çıkışları vardır. Önemli olan kendini tanıman ve yolunu bulmandır. Yoluna devam edersin.

Bu hayat benim. Bu benim seçtiğim yaşam. Bu benim yeni oluşturduğum ben. İçten ve dıştan aynı, bir…

Sevgiyle kalın,

Sy

19 Temmuz 2012 Perşembe

Kişi kendi bilir bana kalırsa...


Her şey yolunda giderken mutlulukla el ele cıvıldarken ne oldu şimdi? Aniden bir kara bulut gerekli miydi sanki?  İnsanın hevesinin kursağında kalması hem sıkıcı hem üzücü değil mi? Öyle mi gerçekten? Her şey her zaman aynı ivmede mi seyretmeli? Hep çıkışta kalmak mümkün mü?

Kim bilir belki de mümkün. Belki de doğru olan iniş ve çıkışları yaşamak. Her şeyi deneyimlemek ve tekrarlandığında hazırlıklı olmak.  Belki de gelen işaretleri, uyarıları okuyabilmek adına gerekli olan inişler bunlar. Kim bilir? Kişi kendi bilir bana kalırsa…

Belki de her şeyin yanıtı yok. Yanıt sandığımız şey yanıt değil belki de. Çözüm aradığımız yer, doğru yer değil belki de. Belki yanıt tek değil, kişiden kişiye değişken. Belki de yanıtı aramak boşuna, çoktan içimizde bir yerlerde cevaplanmaya başladı bile bazı şeyler. Yanıtın kimden geldiği, ne olduğu, kime veya nereye ait olduğundan ziyade önemli olan, o yanıtları bir araya toplayıp içinden birine madalyayı takmak belki de. Belki de en gereksiz gibi duranı alıp onunla ilerlemek ve gerekli olana ulaşmak…

Yaklaşık bir haftadır içime dönük duruyorum. Öyle bakıyorum kendime. Sizi bilmem ancak bu bana bu aralar sık oluyor. Hem buradayım, hem değilim. Hem seyirciyim, hem oyuncu. Kah izliyorum, kah alkışlıyorum. Oluyorum, oluşturuyorum. Ekliyorum, çıkartıyorum. Parlatıp cilalayıp farklı bir yere kaldırıyorum. Her türlü kendime bakıyorum, her açıdan. Gerekiyor arada bir. Arabaya bakım yapmak gibi, gümüşleri parlatmak gibi, çiçekleri sulamak gibi, bahçedeki otları ayıklamak gibi görüyorum ben bu an’larımı. Kalabalıklar içinde sessizliği yaşamanın keyfini çıkartıyorum. Özene bezene, alına salına bakıyorum kendime. Dönüp dolaşıp tekrar bakıyorum. Elimde değil alabildiğine genişleyen bir dünyadayım. Bakıyorum bende o dünyaya geniş perspektiften, elimden geldiğince… 

Yolculuk böyle bir şey işte, dolaş dur. Bu süreci tamamladığımda- her seferinde- gerçekleştiğimi hissediyorum. Aradığım kelime, tanım bu olmayabilir, bilemiyorum. Kim bilir ki? Kişi kendi bilir, sadece kendin bilirsin kendini…

Aslında bütün bir anlatım süresince dikkat ettiğim bir nokta varmış, şu an fark ettim. Gördüm ki hep yanıtını bildiğim sorular etrafında dönüp dolaşmaktayım. Ne kadar ötelesem de yanıt bir şekilde geliyor. Yapmam gereken tek şey gelmesine izin vermek… 

Hürmet ederek ve özgür irademe bırakarak bulduğum yanıtları seviyorum…

Sevgiyle kalın,

Sy

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Kendime yerleşiyordum!


Bir aileye ait olarak dünyaya geliyoruz genelde. Bazen de sadece bir anneye ait oluyoruz. Bir yerlerde yerleşik bir hayat sürüyoruz çoğu zaman. Bazen de yaşam şartları yer değiştirmeye yöneltiyor bizi. Bir şehirden bir başka şehre gidip geliyoruz. Sürükleniyoruz yaprak misali ortalıklarda. Korkularla bezeniyoruz çoğu zaman farkına bile varmadan, bilinçaltımızda yer etmiş olanlarla birlikte neden korktuğumuzu bile bilmeden korkuyoruz öylesine. Tek bildiğimiz yapmakla yükümlü olduklarımız. Yaşamak için, hayatımızı devam ettirebilmek için çabalamak zorunda olduğumuz. Sorumluluklar, yaptırımlar...

İçinde ‘ben’ hariç bir yaşam sürmek diyorum ben buna. Her şey var bir ben yokum içinde. Benim yerimi bir ‘suret’ almış. Başrolde hem de. Ben de kendi hayatımda figüranı oynuyorum. Rüya desem değil, uyanığım desem hiç değil. Ne peki bu? Bunu sorduğum an ’da cevaplar gelmeye başlıyor. Bildiğim her şey bitiyor, bir anda kendimi hiç tanımadığım birinle bir odada yalnız başıma buluyorum. Çıkmak istiyorum odadan, terk etmek orayı ve bildiğim ben’sizliğe sığınmak. Rahat orası, iki oda bir salon, kaloriferli, şirin mi şirin, yuvam orası benim. “Hayır” diyorlar bana “Hayır, olay senin bildiğin olay değil. Orası senin evin değil. Aslında standart yatak kahvaltı şeklinde sunulan bir konaklama şekli senin evim dediğin yer. Gerçek evini bulmalısın” diye ekliyorlar. Buyurun buradan yakın bakalım. Bunca senedir otel odasında mı yaşıyorum ben? Kör müyüm ben ya? Anahtarı elimde işte, benim evim orası…

Çıkıyorum odamdan, koridorda ilerliyorum, kapıyı açıyorum, ayağımı eşikten atıyorum ve çıkıyorum dışarıya. Işıktan gözlerim kamaşıyor. Bir süre bakamıyorum, gözlerim yanıyor. Sonra fark ediyorum ki gözyaşlarım sel olmuş akıyor. Basit bir yerde, anahtarı bende olmasına rağmen tutuklu gibi yaşıyor muşum aslında. Suretim ya ben, evim de suretmiş aslında. Körmüşüm, gerçekten de…

Siliyorum gözyaşlarımı. Fırlatıyorum uzak bir yere elimdeki anahtarı. Sonra vaz geçip koşup alıyorum yerden. Orası olmazsa nerede gecelerim ki bu akşam? Sokakta mı kalayım? Deli gibi tanıdık, bildik yerler, yüzler aramaya başlıyorum. Ah aslında hepsi suretten ibaretmiş. Bir müddet sonra açılan gözlerim daha iyi algılıyor etrafımdaki sahte yaşantıyı, sahte insanları, dostları. Bilim kurgu filmi gibi hayatım, var olmayanı yaşamaya ısrarcı olmuşum çok uzun zamandır. Direnmişim. Yaratmışım, yaşamışım. Beğenmemişim ama fazla değişiklik yapmadan biraz boydan almışım, iki pens atmışım yeni sanmışım. Giymişim tekrar aynı şeyi, fark etmeden. Giyinmişim, soyunmuşum, giyinmişim, soyunmuşum. Tüm çıkarıp attıklarım aşağı yukarı aynı model…

Dolaplarımı temizliyorum, ne varsa kaldırıp atıyorum. Az ama öz olsun diyorum, yeter bana. Birikmiş tozları, örümcek ağlarını alıyorum. Pırıl pırıl yapıyorum ortalığı. “Hadi” diyorlar, “ Aç bakalım kapıyı.” Boğazım tıkanmış, titriyorum. Sormak istiyorum, çekiniyorum. Ani bir kararlılıkla ilerliyorum, elimde anahtar. Atmaya kıyamadığım anahtar. Sokuyorum anahtarı kilide, giriyorum içeriye. Hiçbir şey görmeden duruyorum bir süre koridorda. “Aman Tanrı’m burası benim evim “ diye haykırıyorum. Nasıl güzel, nasıl temiz, nasıl sıcak, nasıl şirin; beni yansıtıyor. İçim ısınıyor, gözlerim yaşarıyor. Bir kahve yapıyorum. Camın önüne oturuyorum. Telefon çalıyor, “ Neredesin kaç zamandır” diye soruyor bir dostum. 

“Kendime yerleşiyordum” diyorum…

Sevgiyle kalın,

Sy

8 Temmuz 2012 Pazar

"Bir ihtiyaç bul ve onu karşıla."


Sabah masamdaki kitapları toparlarken bu sözü buldum. Bir kağıda not etmişim ve saklamışım. Sözün sahibi Norman Vincent Peale. Oldukça kısa ancak bir o kadar da yüklü bir cümle öyle değil mi? Hayata hareket katmak için, yaşamda bir yol bulmaya çalışanlar için etkileyici de hatta. Bu sabah bana verdiği anlam ”Hayatıma hareket katmayalım” olabilirdi. Birkaç gün sonra daha farklı anlamlar çıkartabilirdim belki bu cümleden. “Elimdekini paylaşmanın mutluluğunu” anımsatabilirdi bu söz bana ya da “İhtiyaç duyan birinin varlığını fark etmemi” hatırlatabilirdi bana. Bir süredir kendime sözler seçiyorum, o güne özel, o anki duygularıma hitap eden veya öylesine gelişi güzel bir şekilde seçtiğim ve günüme anlam katan sözler bunlar. Gün boyu izliyorum o sözleri beni nerelere götüreceklerse izin veriyorum onlara. Bu seçimlerimden hiç memnun olmadığım günler de oldu, aşırı hoşuma gittiği günlerde. Anlık duyguların yönlendirmesiyle yapılan mini geziler bunlar, kendime doğru. Bazen de seçtiğim sözlerin, kendi anlamları dışında kalsa bile, bana yansıttıkları oldu…

Bugün bu söz bana “Hayır” demeyi nasıl öğrendiğimi hatırlattı. Gururla söyleyebilirim ki uzun zamandır “Hayır” demeyi öğrendim. Böylece istemediğim, ittiğim şeyleri kabullenmek ve yapmak zorunda kalmıyorum. Ancak bu şekilde davranırsam kendime de “ Hayır” diyebilmeyi öğrenebileceğimi de fark ettim. Bunu başarabilmek için kendime aşırı dürüst olmam gerekti. Sudan, eften püften bahanelerimi bırakmam, zayıf olduğum yönlerimi keşfetmem “Hayır” diyebilmemi kolaylaştırdı. Esnek olmayı ve uyum sağlamayı genellikle “Evet “ kelimesi ile özdeşleştirdiğim günlerde, ne evet ne de hayır demek zorunda kalmamak için geri çekilişlerim, içime dönmüş suskun hallerim olurdu. Onlardan da eser kalmadı. Artık suskunsam sessizliğin keyfine varabilmek için susmuş oluyorum. Sessizliklerim artık kaçış değil tam tersine özüme varış haline geldi. Böylece huzuru ve dinginliği yakaladım. Hem de hiç bırakmamacasına…

Artık yaşantımda kaygılara yer yok. Kabulleniş sayesinde mucizelere tanık oluyorum. An ’da kalmanın keyfini yaşıyorum. Hayır diyemediğim günlerde içim içimi yerdi olaydan günler sonra bile. Kabullenemez, kendime yediremezdim, o ufacık kelimeyi atamazdım üzerimden. Bazen de olayların nasıl sonuçlanacağını bildiğim için hayır diyerek yangına körükle gitmek istemezdim. O zaman da kendimi yok saymak pahasına da olsa evet derdim. Bu evet de binerdi omuzlarıma günlerce, aylarca. O zaman da hayatı ıskalardım, tüm güzelliklerini istemeden de olsa pas geçerdim. Fark etmek fiili anlamsız gelirdi bünyeme ve reddederdim fark etmeyi. Aslında ittiğim ne “Evet” ne de “ Hayır” olurdu; sadece kendimi iterdim. Ötelerdim…

Hayatımda karmaşa yok, kararsızlık yok, ortalığı yatıştırma sorumluluğu yok. Her şeyi akışına bırakmış bir haldeyim. Yeri gelince “Evet” diyorum, yeri gelince “Hayır”. Her şey alabildiğine kolaylaştı. Her zaman bir yol varmış, anladım. Fazla çaba sarf etmeden de bazı şeylere sahip olunabiliyormuş, anladım. Nereye gittiğimi, ne yapmak istediğimi biliyorum bu yüzden de vakit kaybı yaşamıyorum. Başkalarına kızarak aslında kendime kızdığımı anladım.  Sevginin kelimelere ihtiyacı olmadığını anladım, sessizken de sevgiyi yayabilirmişim, fark ettim. Ne düşünüyorsam onu yaratıyorum ve yaşıyorum. Yaşamımda olumsuzluklara yer vermektense, olumlu olanın olmasına müsaade etmeyi öğrendim. Bütün bunların içinde evet ve hayır kelimelerinin etkisi olmadığını fark ettim ki en önemlisi buydu bana kalırsa. Çünkü yürekten gelen, kendinden emin, kendi duygu ve düşüncelerinin yönlendirmesi ile söylediğin evet ve hayır kelimeleri asla yerini şaşırmıyor, cuk oturuyormuş. Anladım…

Sabah bir söz seçmek için oturdum masama, nereden nerelere geldim. İşte bu sözler beni böylesine alıp götürüyor benden, uzak diyarlara…

Sevgiyle kalın,

Sy

Farklı yaşam arayışları hakkında


Biriktiriyoruz, biriktiriyoruz, biriktiriyoruz. Hiçbir şeyi atmaya kıyamıyoruz. Artık içimizde adım atacak yer kalmayana dek elimize geçen her şeyi tıkıyoruz zihnimize, bedenimize, kalbimize. Tıka basa dolduruyoruz, doluyoruz. Tabiri caizse dudak payı bile bırakmıyoruz anlayacağınız. Sonra bir bakıyoruz ki yalpalayıp dökülmüşüz, taşmışız…

“Hiçbir şey dışardan görüldüğü gibi değil” derdi annem ben küçükken. Sonra sonra anladım ki aslında her insan kendine özgü, her olay kişiye özgü; tepkiler nasıl baktığına, nasıl algıladığına bağlı. Çünkü insan denilen varlık özel bir varlıktı. Kendinin ne olduğunu bilen, değerleri olan varlıktı. Son zamanlarda ise çoğu insan, çoğu olay kendi dışında ‘olanı’ yaşamayı ve olmayı seçiyor sanki. Tepkiler aynı, tarzlar aynı, tahammülsüzlükler aynı, ifadeler aynı, herkes aynı, her şey aynı gibi. Öyle mi acaba?  Gerçekten herkes ve her şey kopya kâğıdı konulmuş gibi, tornadan çıkmış gibi, olması gereken her ne ise, özgün halini terk edip başkası olmaya çabalar gibi, etrafını kopyalar gibi mi yaşıyor?

Şimdi ise moda olup, kopyalanmaya çalışılan şey: “Yaşantımızda değişiklik yapmak.” Oysa kendi hayatını değil de prototip bir yaşamı seçmiş ve kendini o yaşama hapsetmiş birinin, değişiklik kelimesinden anladığı nedir acaba? Ne yaptığının farkında olmadan, nefret ve öfke içinde debelenip dururken, önyargıların kalıplarını kırmadan, sevgiyi hissetmeden, sevgiyi koşulsuz vermeden, affetmeden, an’da kalmanın önemini kavrayamadan yapılan bir değişiklik ne kadar kalıcı olabilir ki? İliklerine kadar mutsuzluk dolmuş birinin ‘mutlu olmak için değişiklik istemesi’ gerçekleşebilecek bir hedef midir? Kendi istediği şekilde değil de bir başkasının önermesi ile yaşamayı seçmiş birinin, etrafın söyledikleri ile hayatını şekillendiren birinin, iç sesini duymayı terk etmiş birinin, hayat amacı mutlu olmak için para kazanmam gerek düşüncesi ile özdeşleşmiş, kemikleşmiş birinin hedefine varması, yaşantısında değişiklik yapmak istemesi başarıya ulaşabilir mi? Yaklaşımı olumsuz olan, başına gelenlerin sorumluluğunu almayıp kurban rolü oynamayı seçen birinin, her durumda zaman ayırmayıp ‘görmeyi’ reddeden birinin, yapılması gereken değişikliğin önce içte olması gerektiğini keşfetmesi mümkün müdür? Bana kalırsa mümkündür. Bana kalırsa değişiklik yapmak da mümkündür. Nasıl mı? Yaşamı şekillendirenin kendimiz olduğunu kabul edersek eğer, düşündüğümüzü oluşturduğumuzu, oluşturduğumuzu yarattığımızı, yarattığımızı da yaşadığımızı fark edersek eğer mümkündür. İçten dışa bir değişimin kalıcı olacağını fark edersek eğer, mümkündür.

Son zamanlarda çıktığım seyahatlerde şehirde olanın köyde yaşamayı arzuladığını, köyde olanın da büyük şehirde yaşama özlemi ile tutuştuğunu gözlemledim. Bir de bulunduğu yere sıkı sıkıya yapışarak sahip çıkan bir kesim vardı ki, bu kesim de elindekini öne çıkartıp seçiminin doğru olduğunu kanıtlayabilmek için- bana kalırsa kendilerini inandırmak için başkalarını inandırma çabası içindeydiler- ötekini kötüleme yolunu seçmişti. Sıkılan ve bunalan insanlar yaşadıkları yeri değiştirme çabası içindeler. Zannediyorlar ki tebdil-i mekânda ferahlık var. Evet var ancak sen burada ve orada aynı kalmaya devam edeceksen bir müddet sonra orası da seni bunaltmayacak mı? Sen kendini değiştirmeden yaşadığın yeri değiştireceksen bu senin yaşantında nasıl bir değişiklik yaratabilir ki! 

Kazdağları’na yaptığım gezide on sene önce oraya yerleşmiş bir bayanla köy kahvesinde sohbet etme fırsatı buldum. “Zamanı gelmişti ve hayatımda bir değişiklik yapmak istedim ve buraya yerleştim. Aradığım şey sessizlik ve basit bir yaşamdı. İlk taşındığım sene evimin balkonunda oturup denize bakmak beni müthiş mutlu ederdi. Şimdi ise sıkıyor o engin suya bakmak. Hep aynı çünkü, köprü trafiğini özledim, insanların karmaşasını özledim, şehrin curcunasını özledim” dedi.” İstanbul’da bir evim vardı. Satmamıştım. Sıkıldıkça oraya kaçıyorum, oradan sıkılınca da buraya dönüyorum. Bu seferde kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum” diye ekledi. “ Siz de arayışta mısınız? Böyle bir yerde yaşamayı mı arzuluyorsunuz?” diye sordu. “Evet, eninde sonunda böyle bir yerde yaşamayı istiyorum” dedim. “ Aman ha iyi düşünün, varsa bir eviniz orayı da kapatmayın sakın” dedi ve kahveden ayrıldı. O gittikten sonra yanımda taşıdığım defterime şu notları aldım: “ Bulunduğun yere ait olmak istiyorsan eğer önce kendine ait olmalısın. Kendine ait değilsen hiçbir yerde kendini iyi hissetmezsin, ait hissetmezsin. Değişiklik ile değişim kelimelerinin kalıcı olabilmeleri için köklü olmaları gerekir. Bu iki kelime “içten dışa” doğru olursa eğer kalıcı olur. O zaman her nerede isen kendine ait olursun, bulunduğun yere ait olursun. Böylece yeni olan, gelişecek büyüyecek yer bulur, çürüyüp gitmez.”

Sevgiyle kalın,

Sy

7 Temmuz 2012 Cumartesi

2012 Kazdağları Gezisi


Ufak bir kaçamak yapalım dedik. Atladık arabaya düştük yollara. Kazdağı’nda yaşayan dostlarım var. Durmadan davet ederler beni. Bir türlü fırsatım olmamıştı. Kısmet 2012 senesineymiş. Seyahatler içinde ani kararla, hazırlıksız çıktıklarımı daha çok sever oldum. Plansız, programsız, geldiği anda…

Yöre insanlarından o kadar çok efsane dinledim ki: Sarıkız Efsanesi, Hasan Boğuldu Efsanesi, Troya Efsanesi, bildiğim bu efsanelere bir kez daha hayran oldum. O dönemlere olan sevgim, ilgim katlanarak arttı bu gezide. Etraf harika ormanlar ile kaplı ve zeytin ağaçları beni bir kez daha kendilerine âşık ettiler. Dağın tepelerine doğru çıktıkça doğanın güzelliği karşısında ağzım açık kaldı doğrusu. Kararsız kaldım gene; deniz kenarı mı, dağ köyü mü, orman arazisi mi beni en çok büyüleyen hangisiydi acaba? Seçemedim, hepsinin yeri ayrı galiba. Bir arada olunca da güzeller, ayrı ayrı olunca da. Nerede yaşayacağım ben? Nereyi seçeceğim İstanbul’umdan gitmek istediğimde?

Pers kralı Kserkes’in ve ordularının M.Ö. 480 de Atina seferi sırasında yürüdüğü yollarda -Kaz Dağının 1300 m yüksekliğinde Kapı Dağı tepesindeki antik yolda –bulunduğumu düşleyince attığım her adımda sanki boyut değiştiriyordum. Bana böyle oldu ben o dağda gezinirken. Zeus, Apollon, Paris, Afrodit sanki bana şölen hazırlamışlardı Zeus Altarı’nda. Bulunan antik kalıntılara dokundum. Mitolojiyi hissetmeye çalıştım. Ölümsüzler ve ölümlüler arasındaki efsaneleri geçirdim zihnimden. Homeros’un İlyada’sı akmaya başladı gözümün önünde; Akhilleus ve Hector. Efsanenin içine daldım, Afrodit, Truvalı Helen, Zeus, Hera, Agamemnon… Orada olsaydım altın elmayı bana verir miydi acaba Paris Afrodit’e vermek yerine?

Babasıyla Güre köyünün yakınlarında Kavurmacılar beldesinde yaşadığına inanılan Sarıkız’ın efsanesi ise çok acıklı. Babası hacca gidince köylülerin iftirasına uğrar. Hac dönüşü babası kızını öldürmeye kıyamaz, birkaç kazla götürüp dağın zirvesine bırakır. Vahşi hayvanların öldüreceği düşünülen kız bir ermiş olur ve baba kızına iftira edildiğini anlayınca beddua eder, köyde yaşayan kimse kalmaz ve köy kütükten silinir. Dağda üzüntüyle dolaşan baba kayıp kızını ararken ölür. Köylüler Sarıkızın mezarının bulunduğu yere yassı yaşlar koyarlar ve oraya Sarıkız Tepe; babasının öldüğü yere de Baba Tepe adını verirler. Her sene ağustos ayında onları anmak için dağın eteklerine çıkarlarmış. Önyargılar ve iftiralar her devirde varmış diye üzülmekten vaz geçsem mi acaba diye sordum kendi kendime. Günümüze has değil işte rahatla dedim özüme.

Ovalı Hasan’la, obalı Emine’nin aşkları ise Hasan Boğuldu Efsanesine can vermiş. Birbirine kavuşamadan ölen bu iki gencin anısına Gökbüvet köyüne Hasanboğuldu adı verilmiş, Gökbüvete bakan çınar ağacına da Emine Çınarı denmeye başlamış. Evlenmek istediklerinde Hasan’a kızı vermeye yanaşmayan ailesi yaklaşık kırk kilo tuz çuvalını ovadan obaya taşırsa kızı alacağını söylemişler Hasan’a. Sütüven şelalesinde gücü tükenmiş ovalı Hasan’ın, taşların üstünden sekerek giderken yere düşmüş. Sırtındaki çuval sulara saçılmış. Emine’de bir çuvalı taşıyamayan bir ovalıyla nasıl evlenirim diye düşünmüş, kendi bile kadın haliyle taşırmış bu çuvalı. Obalı halkım haklı mı acaba diye düşünürken fırtına patlak vermiş. O gece çıkan fırtınada Hasan kaybolmuş. Kararından pişman olan Emine yollara düşmüş ve Hasan’ı aramaya başlamış. Şelalenin kıyısında gömleğini bulmuş ancak aramaya devam etmiş. Onu bulamayınca öldüğünü anlamış ve sevdiğine kavuşmak için kendini Gökbüvet’in başındaki çınar ağacına asmış. Her sevenin kavuşmasını diledim şelalenin sularından avuç avuç içerken.

Bu birkaç gün içinde “Adatepe, Avcılar, Beyoba, Tozlu Yaylası, Yeşilyurt, Edremit, Güre, Küçükkuyu, Zeytinli” karış karış dolaştım. Köy kahvelerinde oturdum, bakır cezvelerde mis gibi kahveler içtim. Sabun, zeytinyağı, keçi peyniri, çeşitli zeytinler, kasa kasa domatesler, köy tarhanası ve eriştesi, ev yapımı salçalar, reçeller aldım. Taze otlar aldım, nane ve kekiğin kokusu arabayı kapladı dönüş yolunda. Eve gelince dolaptaki kekiklere baktım, soluk ve donuk renklerine. Kavanoza boşalttığım kekikleri kokladım, kapağını açık bıraktım biraz mutfak mis koksun diye. Gezdim, bitirdim diyemem. Bir daha, bir daha her mevsimde gitmeliyim oralara. O yeşili, o havayı solumalıyım tekrar, tekrar. Bu arada resimleri ekledim ancak gidip görmeli ve o havayı solumalısınız. Resimlemek mümkün değil o eşsiz güzelliği bana kalırsa…

Sevgiyle kalın,

Sy



3 Temmuz 2012 Salı

İnsansan mutsuzsun, şanssızsın, kurbansın!


Her şeye izin vermek lazım bana kalırsa. Lazım ki değişimler oluşsun. Oluşsun ki sen o değişimlerin içinde yer al ve sen de değiş. Değişime inan ve istekli ol. Ve içinde yer almak için o değişimin harekete geç. İşte o zaman özgürlük, ferahlık kaplar seni ve etrafını. Her şey için uygun bir zaman vardır, senin için de. Sen de değişiminin zamanını kolla. Nereden çıktı bu sözler derseniz geçen gün tatil dönüşü bir dostumla yemek yedik. Güzel sohbetler yaptık. Bir süredir farkındaydım ancak o yemekte daha çok ortaya çıkan, belirginleşen bir konu vardı gözlemlediğim. İşin özü çoğu insan halinden memnun değil. Memnuniyetsizlik arttıkça önyargılar ve olumsuzluklar da artıyor haliyle. Sonuç olarak da karamsarlık ve mutsuzluk sarıp sarmalıyor hayatlarımızı…

Çok sık seyahat ederim. Emekli olduktan sonra daha fazla gezip görmek istedim ve bunları gerçekleştiriyorum sırayla. Gittiğim yerlerde gözlemlediklerimle kendi ülkemde karşılaştıklarımı bir kefeye koyduğumda sonuç hep aynı çıkıyor: global anlamda bir memnuniyetsizlik ve mutsuzluk var. Bize özel değil, kişiye özel değil, ülkelere has değil, yaşam koşullarına, sosyo- ekonomik durumlara bağlı değil; içimize has, insana has olmuş sanki bu durum. İnsansan mutsuzsun, şanssızsın, kurbansın…

Öyle mi gerçekten? Artık insan değince aklımıza bunlar mı gelmeli? Sanki zaman hiç akmıyor gibi, sanki her gün bir öncekinin aynı gibi, sabah kalkıyorsun akşam yatıyorsun sıradan, neşesiz, klişe gibi. Öyle mi gerçekten? Eski adetler yok olmakta, insanı oluşturan değerler çöpe atılmakta gibi. Yaşamak fiiliyle zamanı tüketmek aynı anlama gelmiş gibi. Öyle mi gerçekten?

Bana kalırsa bütün bu olumsuzlukların altında bir uyum sorunu yatmakta. Kendi içimizde bir uyum var, bize doğuştan verilmiş bir nimet bu aslında. Bu uyum sayesinde herkesi ve her şeyi algılayabiliyor, özümsüyor ve yaşıyoruz. İlişkilerimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı harekete geçiren şey işte bu uyum dediğim şey. Uyumu kaybettiğimiz anda aslında kendimizle olan uyumu da kaybetmiş oluyoruz. Sonra sırasıyla etrafımızla, kişilerle, olaylarla, kısacası hayatla olan uyumumuzun tökezlemeye başladığını gözlemliyoruz. Müthiş bir uyum içinde bir parçayı icra eden bir koronun içinde yer alırken aniden çatlak, uyumsuz bir sese dönüşüveriyoruz. Yargılarımızla, sınırlamalarımızla, eleştirilerimizle, küçümsemelerimizle, geri kalmışlığımız ve dar bakış açımızla bir girdaba doğru sürükleniyoruz. Korku, öfke dalga dalga üzerimizi kaplıyor. Gittikçe büyüyerek geliyor, bizi kaplıyor, görünmez oluyoruz ve bizi yutuyor…

“Kendini seversen her şeyi seversin” dedim dostuma. “Özetle ifade etmem gerekirse olayın özü bu. Bildiğin bir şeyi sunabilirsin, bildiğin bir şeyi verebilirsin. Bu yüzden bilmelisin sevgiyi, tanımalısın. Böylece çoğaltabilirsin o sevgiyi önce kendinde sonra etrafında. O zaman huzur içinde olursun, saatler uçarcasına akar gider, keyif alırsın, olumsuzluklara takılıp kişiselleştirmezsin her şeyi. Sen böyle yaptıkça etrafında böyle yapanlarla dolacaktır zamanla” diye ekledim. “Vaz geçme, pes etme noktasına gelince ne yapacağım? Nasıl sabır göstereceğim?” diye sordu. “İşin ana öğelerinden biri sevgiyse bir diğeri de inanç” dedim. “Bu ikisi bir araya geldiğinde her şey yoluna girer. Hem bu iki kelime arasında müthiş bir uyum vardır. Sence de öyle değil mi?” diye sordum. Sustu, uzaklara daldı gözleri…

Sizce de öyle değil mi?

Sevgiyle kalın,

Sy

1 Temmuz 2012 Pazar

2012 İtalya Gezisi 4




Napoli’deyiz. Campania Bölgesi’nin Başkenti olan Napoli sanki yüzyıllara meydan okurmuş gibi hala dimdik karşımda. Depremler bu şehri her seferinde yıkmış. 1980 yılındaki son depremden sonra restorasyon çalışmaları ise hala devam ediyor. Saray, kilise ve diğer tarihi binalarda bitmeyen bir tadilat söz konusu diyor damat.

Karmakarışık bir kent, renkli, yaşayan ve her an her dakika ne olacağını kestiremediğiniz izlenimi veriyor. Buraya öğle güneşinin ülkesi denirmiş: Mezzogiorno. Mafya kaynaklı suçlar, aşırı hareketlilik insanların gözünü korkutsa da antik dünyanın izlerini sürebileceğiniz bir şehir burası. Arabada olduğumuz her dakika sağa veya sola doğru çekiyordum kendimi. Elimde değildi. Hatta bir ara ayaklarımı dahi toplayıp büzüldüğümü hatırlıyorum. İnanılmaz araba kullanıyorlar. Her an “içinizden geçip” yola devam edecekler havasında sürüyorlar altlarındaki çarpık çurpuk arabaları ve motosikletleri. Taşıt araçlarının tamamı vuruk, çizik içinde. Sağlam araba görmedim desem yeridir. Bu garip kullanışlarına bir de kendilerine özgü el, kol hareketleri ile normalin üzerindeki bir ses tonu ile konuşmalarını eklerseniz eğer, kendimi sabahtan akşama arabada olduğum zamanlarda hiç güvende hissetmedim. Her şeye rağmen eğlenceliydi çünkü çocukluğumdaki lunaparklar ve çarpışan arabalar geldi aklıma. İtalya’yı seviyorum…

Bu şehirde yok yok; saraylar, manastırlar, kiliseler; bunların hepsi neredeyse şehir merkezinde toparlanmış gibi. Avrupa şehirlerinin çoğunda göremeyeceğiniz kadar dilenciler var etrafta. Oldukça dağınık ve kirli görüntüsüne rağmen ben karman çorman olan bu şehri sevdim. Bir sonraki gidişimde bir iki gün kalarak ve yürüyerek tüm şehri gezmeyi planlıyorum. Ara sokaklarda bile karşınıza saray çıkabiliyor. Ayrıca sokaklarda balkonlara asılmış kurutulan ıslak çamaşırların arasından bir tarihi binaya girmek, gezmek eğlenceli olabilir. Meydanlarda küçük tezgâhlar var adım başı satıcılar var. Bizim damat Centro Storico’yu( eski şehir merkezi) gezdirdi bize. Diğer birçok yeri pas geçtik çünkü vaktimiz yoktu. Öğlen tatilleri yaklaşıyordu. Yemek yiyip sonra Pompei’yi gezmeye gidecektik. Bu arada sıcaklık 39 dereceydi. Napoli’yi yürüyerek gezme planımı bir sonraki gelişime, daha serin bir zamana erteledim.

Birçok filme konu olmuş Napoli’deki son durağımız – Pompei’ye yola çıkmadan önce-  Pizza yemek oldu. Buranın pizzalarının kenarları oldukça kalın, orta kısımları ise tek yaprak yufka inceliğinde. Bazı yerlerde pizzaları kağıt helva kadar ince yapıyorlarmış. Bize servis edilen ise klasik Napoli pizzası yani Margherita oldu. Kalın kenarlı bol domates soslu ve peynirli, ortası ise kesilemeyecek kadar ince, yerken ağzınızda dağılıyor. Burası bu pizzanın doğduğu yermiş bizim damadın aktardığına göre. Beyaz mozarella peyniri, kırmızı domates sosu, yeşil renkli fesleğeni ile İtalyan bayrağı ile özdeşleşmiş bir pizza yedim anlayacağınız. Bu arada bufalo sütünden yapılmış mozarella peynirinin ve yeşil zeytinlerinin lezzetini anlatamam. Zaten İtalya’nın güneyinde ki zeytinler ve zeytinyağları çok ama çok lezzetli. Birde bufalo sütünden olan mozarella inek sütünden olana kıyasla daha lezzetli geldi. Bilemiyorum aslında galiba her İtalya seyahatinde olduğum gibi oburluğum tuttuğu için her şey bana lezzetli gelmiş olabilir. Paragraf boyunca kullandığım ‘lezzetli’ kelimesini sayarsanız eğer ne demek istediğimi daha net ortaya koyabilirim sanırım: “Evet ben İtalya’da yemek yerken kendimden geçiyorum.” Bunun tescillenmesi için de paragraftaki lezzetli kelimelerini düzeltmeden yerlerinde bırakıyorum. Pizzeria Brandi diye bir pizzacıda İngiltere Kraliçesi Margherite’in ziyareti onuruna yapılan bir pizzaymış Margherita. Bu yüzden kraliçenin adı aile anılıyormuş. Bu restoran hala hizmet veriyor eğer uğramak isterseniz. Yemekten önce Galleria Umberto’ya uğradık. Buranın havası Milano ve Paris’i andırıyordu biraz. Sokakta harika yaşlı bir teyze şarkı söyleyenlere eşlik edip dans ediyordu. Onu büyük bir keyifle izledim. Resimledim de galiba.

Kahvelerimizi içtikten sonra arabaya doluştuk ve Pompei’ye doğru yola çıktık. Sıcağın ve pizzanın etkisiyle olsa gerek, gözlerimi kapattım. Pompei sokaklarında dolaşıyordum ve aniden Spartaküs çıkıverdi karşıma. Cappua’dan gelmişlerdi ve yanında Dottore vardı, “Bizi izle” diye işaret ediyorlardı karanlıklar içinde kim olduğunu göremediğim birine. Kolumun sarsılmasıyla gözümü açtım, Pompei’ye gelmişiz. Arabadan inerken etrafıma dikkatle bakındım ancak Spartaküs gitmişti. Şimdilik…

Yerel rehberimiz eşliğinde şehre giriş yaptık ve büyülenmişçesine dolaştım. Ne kadar sürdü bilmiyorum bu gezimiz. Ancak bir müddet sonra etrafımdaki sesler gittikçe yavaşladı, yavaşladı ve yok oldu. Ben Pompei sokaklarında bir başıma gezerken zaman içinde donmuş olan bu kent beni içine çekti ve nerelere gittim ben bile anlayamadım. Kalıntıların arasında kah evlere konuk oldum Romalı asilzadeler ile yemek yedim, kah hastanesinde dolaştım yaralılara yardım ettim, kah esnafların arasında alışveriş yaptım. Genelevlerinin kapılarından kimseye gözükmeden geçtim, pencerelerinden içeriye baktım. Yerdeki parke taşlarına çizilmiş olan şekillere bakarak yolumu buldum ve ilerledim bu eski şehirde. İS 79 yılında patlayan ve şehri yok eden Vezüv Yanardağına kadar gidip geldim zihnimde. Etrafımda gördüklerimden etkilenerek, ürpererek gezime devam ettim. Yok olmamış fresklere, avlulara, mutfaklara girdim. Pazar yerinde dolaştım, çeşmelerinden su içtim, sokaklardaki köpeklerini resimledim, Apollon Tapınağında dolaştım. Amfiteatr’ın üst basamaklarına çıkıp şehre baktım. Büyülendim…

Kazılardan çıkartılan eşyaların bir bölümü burada büyük bir bölümü ise Napoli’deki Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyormuş. O müzeyi gezmeyi de not ettim kafama bir yerlere. Gelecek sefer yapılacaklar listesine. Ölen insanların bir kısmının sergilendiği bölümleri gezerken çok etkilendim. İnsan bedenlerinde oluşmuş olan boşluklara alçı kalıplar döküp o anki durumlarına ulaşmışlar. Patlama sonrası gelen lav ve küller esnasında halk her ne yapıyor ise o halde katılaşıp kalmış. Koskoca bir şehrin ve insanların küller ve lavlar tarafından yutulmasının nasıl dehşet verici olduğunu kafamdan atmaya çalışarak gezimi tamamladım. Yaklaşık 3 saatten biraz fazla sürmüştü bu gezi ve bu sebeple Vezüv Yanardağını, 7 km uzaklıkta bulunan Herculaneum’u göremeyecektik. Bu yerleri gezmeyi de yapılacaklar listeme ekleyerek arabaya bindim ve yol boyu Bari’ye giderken Pompei’yi imgelemeye devam ettim.

Saat 23.00 civarı eve vardık. Konuşarak ve kahve içerek kafamdakileri dağıtmak istemedim ve doğruca yatmaya gittim. Hala orada olmak istiyordum çünkü…

Sevgiyle kalın,

Sy


30 Haziran 2012 Cumartesi

2012 İtalya Gezisi 3



Grotte di Castellana: Sabah nasıl heyecanla uyandım anlatamam. Castellana Mağaralarını öyle merak ediyordum ki! Burası Bari’nin 40 km dışında 71 metre derinlikte ve yaklaşık 3 km uzunlukta sarkıtlardan dikitlerden oluşan doğa mucizesi bir yermiş. Yola çıktığımızda sıcaklık yaklaşık 33 derecelerde seyrediyordu. Arabadan klimalı ortamdan çıkınca fırına düşmüş gibi oldum bir anda. Bu arada giriş biletlerini alan Gio yanıma geldi ve “Merak etme içerde birazdan serinlersin, hatta üşüyebilirsin bile” dedi. İçimden yok ya, abartma diye geçirdim. Geçirmez olaydım. Titredim, dişlerim takırdadı. Manzara beni öylesine büyüledi ki! Müzikal bir sesle- görevli rehberin- mağaralar hakkında verilen bilgiyi dinleyerek yavaş yavaş dar geçitlerden, gittikçe aşağıya yerin altına, bilinmeze doğru ilerlemeye başladım. Sanki yerin 7 kat altına iniyordum. Dante ve cehennemi geçti aklımdan bir ara. Turu tamamlayıp dışarı çıktığımızda gözlerim kamaştı güneş ışığından. Gördüklerimi sindirebilmek için iki kahve eşliğinde içime çekildim bir müddet. Gözlerimi kapattım, tekrar oralara gittim. Sonra hep beraber arabaya doluştuk ve yola koyulduk.

Alberobello: Bari’nin yaklaşık 60 km dışında yer alan harika bir yer. Bizim Kapadokya’daki Peri Bacalarının havası olan bir yerleşim merkezi. Bu şehrin ilçelerinde yer alan evler Unesco tarafından dünya mirası olarak kabul edilmiş. Bu bölgeye özgü kireç taşından yapılmış konik çatılı silindirik yapılar masalımsı bir hava katıyor yolculuğumuza. Evler beyaz badanalı. Hepsinin çatısında merdivenle çıkılan geniş teraslar var. Hani aksiyon filmlerinde oyuncular kovalamaca sahnelerinde çatıdan çatıya atlayarak kaçarlar ya, işte bu teraslar bu iş için oldukça müsait. Sokağa hiç inmeden çatılar arası yolculuk etmek mümkün. Binaların harçsız inşa edildiğini anlattı Giovanni. Duvarlar çok kalın kare taşlardan yapılmış dolayısı ile içleri oldukça serin oluyormuş. Kışında sıcaklığı muhafaza ediyormuş. O bölgede kız kardeşinin yazlık evi varmış. Bizzat deneyimlemiş yani sıcaklık, soğukluk olayını. Sokaklardan birinde karşımıza çatıdan manzaralı çekim yapabilirsiniz diye bir yazı çıkınca hemen merdivenlere yöneldik ve tırmandık. Gerçekten manzara inanılmazdı. Tepeden uzaklara bakınca bir ara camiye benzettim yapıları.

Küçük dar sokakları çiçeklerle bezemişler, bakmaya doyamadım. Sokaklar hediyelik eşya dükkânları ile dolu; gümüş takılar, İtalya’ya özgü acı biberlerden yapılma salçalar ve pul biberlerle el işi örtüler yan yana sıralanmış. Burada yemek yemedik ve arabaya atlayıp Conversano’ya doğru yola çıktık. 

Harika bir lezzete sahip pizzalara doğru yola çıktık dedi Giovanni. Gerçekten de öyleydi. İnanılmazdı! Olur da yolunuz düşerse diye adresini veriyorum: Conversano BA- Italy  C. So Domenicı Morea, 14-16 Pızzeria Terrarossa. Yok, böyle bir lezzet diye diye değişik pizzalar sipariş ettik ve hepsinin tadına bakma fırsatını yakaladık. Yemekten sonra yıkıldım çünkü onca pizzanın üzerine Giovanni “Buranın dondurması çok meşhurdur” dedi ve ben battı balık yan gider diyerek bir de dondurma ziyafeti çektim kendime. Dondurmayı yerken eşime “ İstanbul’a dönünce sana ve bana on gün yemek yok, salata ve zeytinyağlı yemek birer kaşık” derken gözlerim fıldır fıldır, dondurmayla dansıma devam ettim. 

Arabamıza doluştuk ve Conversano’yu arabayla turlayıp Bari’ye geri döndük. Yolda Napoli ve Pompei hakkında, Vezuv yanardağı hakkındaki bilgilerimizi tazeledik, kısa bir bilgi alış verişinde bulunduk. Gerçekten kısa oldu çünkü onca yemekten sonra üzerimize bir rehavet çökmüştü ki sormayın. 
Yatağa girerken “Aytekin bak kesin rejim yapıyoruz ona göre” diyerek derin bir uykuya daldım.

Sevgiyle kalın,
Sy

27 Haziran 2012 Çarşamba

2012 İtalya Gezisi 2

Unesco Dünya Mirası Listesi’ndeki 6 adet İtalya’ya ait yer varmış bizim damat öyle söyledi. Bunların arasında da Pompei, Napoli ve Arberobello da yer alır diye ilave etti. Bugünkü turumuzda- bitirebilirsek eğer- gideceğimiz yerler arasında Torre a Mare, Trani, Alberobello ve Grotte di Castellana var, umarım hoşunuza gider diye bize kahvaltı soframızda sunumlar yapmaya başladı. Bizde kahvaltımızı bitirdik ve arabaya doluştuk. Arabada Coversano’da görülmesi gereken yerlerden biridir, burası eski bir kasaba ve Norman Şatosu da görülmeye değer yerler arasındadır diye turist rehberliği yapmaya devam etti. Damadımız güneş enerji panelleri üretimiyle ilgileniyor ancak ben tur rehberliğinde kendisine eski bir turizmci olarak 10 tam puan verdim.

Torre a Mare: Bu köy Puglia bölgesinde yer alan Bari’ye 16-17 km uzaklıkta bir yarımada üzerinde yer alan şirin mi şirin bir yer. Kilometreler hakkında yanılabilirim, bizim damat inanılmaz hızlı araba kullanıyor. Bu yüzden bana sanki arabaya biniyoruz on dakika sonra iniyoruz gibi geldi hep.Neyse konudan sapmayayım, bu köyün harika bir denizi var. Rengi denizin üzerinde gördüğümüz her rengi barındırıyor. Ben ne zaman uzun süreli denizi seyre dalsam, suyun üzerinde mavinin tonlarını, yeşilin tonlarını, beyazı ayrıştırmayı severim. Ancak bu sefer sanki yeşili daha çok gördüm gibi suyun üzerinde. Kocaman bir zümrüde benzettim denizi. Mevsim dolayısıyla her yer inanılmaz büyüklükte ağaç misali begonvillerle kaplı; beyazı, pembesi, moru. Gözlerim kamaştı onları seyrederken. Zaten doğaya aşığım, yaseminlerin çıldırtan kokusu burnuma dolarken gözlerim harika renklere daldı gitti. Küçük sokaklar arasında turladık, kahvelerimizi içtik, dondurmalarımızı yedik.

Trani: Burası da Bari’ye yaklaşık 40-45 km mesafede yer alan bir kent. Burası bir liman kenti. İnanılmaz yatlarla balıkçı tekneleri limanda sizi karşılıyorlar. Yol boyu zeytin ağaçları bize eşlik etti. Zaten Bari içinde de hemen hemen her bahçeli evde, her boş arazide zeytin ağaçlarının o harika gövdelerine, ışıl ışıl yapraklarına rastlamak mümkün. Tüm ağaçları severim ancak zeytin ağaçlarının kendine has şekillerine, gövdelerine hayranım. Sanki her biri özgün bir sanat eseri gibi gelir bana. Trani’de büyük zeytinliklerin yanı sıra üzüm bağları da var. Birde o bölgeye has bir taş var- Trani taşı olarak anılıyor zaten- dolasıyla da taş ocakları da üretim açısından faal bir durumdaymış.

Şehrin ortaçağlardan kalma bir merkezi var ve birde kalesi var. Tamamında beyaz Trani taşı kullanılarak yapılmış bir katedrali var. Bütün turistik görülecek yerler arasında en çok ilgimi çeken yer ise Ognisetti Kilisesi oldu. Burası Tapınak Şövalyelerinin zamanında hastane olarak kullandığı bir binanın kilisesiymiş. Tapınak Şövalyeleri hafızamda kayda değer bir yeri işgal ettiği için orayı gezmeden Trani’den çıkmam mümkün olamazdı tabii ki. Birde harika bir park veya bahçe diyebileceğim büyükçe bir alanı var. Limanda sıra sıra restoranlar, barlar mevcut. Bizde bir tanesini seçtik ve limanı seyrederek balıklarımızı yedik.

İtalya klasiğim olarak dondurmayla kapanışı yaptım. Arabaya doluştuk ve Bari’ye dönüp açılmış olan mağazaları gezdik. Kahve molası verdik, eve döndük. Bu akşam Giovanni bizi özel bir yere yemeğe götüreceğini söyledi. Sahibi arkadaşıymış. Karı koca çalıştıkları işten ayrılmışlar. Kendilerini organik ürün yetiştirmeye vermişler. Sonuçta yetiştirdiklerini satmak için bir yer açmaya karar vermişler. Daha sonra eski bir binayı satın almışlar- bana kalırsa bir şatoydu- restore etmişler. Düğün ve özel organizasyonlara ev sahipliği yaparken, bir bölümünü de restoran yapmışlar.

Kendi yetiştirdikleri ürünlerden kullanarak müşterilerini ağırlıyorlarmış. Gidene kadar ağırlamak kelimesini algılayamamışım. Servis başlayınca anladım Gio’nun ne demek istediğini. Gerçekten sanki büyük bir şatoda yaşayan arkadaşlarımızı ziyarete gitmiş gibi hissettim. Çünkü sahipleri her işi kendileri yapıyor. Kadın pişiriyor kendi elleriyle, eşi de servis yapıyor. Her tabaktan sonra ikisi de geliyor ve beğenip beğenmediğinizi soruyorlar. Kapanış olarak muhteşem bir pastayla uğurladılar bizi. Eve nasıl geldim bilemiyorum. Sanki arabada iki kişilik yer kaplamış gibi hissettim. Başımı yastığa koyarken öğlen yediğim dondurma için günah çıkartıyordum kendime.

Sevgiyle kalın,

Sy




25 Haziran 2012 Pazartesi

2012 İtalya gezisi 1

İtalya seyahat etmeyi sevdiğim ülkelerin başında yer alır. Hiç bıkmam, tekrar tekrar her sene giderim. Şimdiye kadar hep motosiklet ile çıktığımız turlarda motorumuzu Türkiye’den gemi ile gönderip Trieste limandan teslim alarak turumuza başlamıştık. Her seferinde de Bari üzerinden Yunanistan'a gemi ile geçerek tatilimizi bu şekilde sonlandırıp evimize dönmüştük. Bu sefer farklı olsun istedik. İtalya’ya dört sene önce bir gelin verdik. İstedik ki kızımızı ve damadımızı uzun süreli görelim ve birlikte olalım. O yüzden uçağa atladık ve yaşadıkları şehir olan Bari’ye doğru yol aldık.

İstanbul’dan Roma, Roma’dan da aktarma yaparak Bari’ye uçtuk ve alanda karşılandık. Eşimin yeğeni dört sene içinde oldukça akıcı bir İtalyanca’ ya sahip olmuş. Onca makarna ve pizzaya rağmen formunu korumayı da başarmış. Her görüşümde bir önceki görüşümde nasıl bıraktıysam aynen öyle buluyorum kendisini. Alandan arabayla ayrıldık ve yabancı damat bize şehrini tanıtmaya başladı.

Bari İtalya'nın güneydoğusunda yer alan bir liman kenti ve Napoli’den sonra ikinci büyük şehir.  Büyük bir bölgesel merkez ve  Akdeniz’in doğu kesimiyle ilişkilerde önemli bir ticaret kenti. Genellikle turların rotası dışında kaldığı için fazla bilinen bir şehir değil. İtalya’da hemen hemen bütün şehirleri eski ve yeni diye ikiye ayrılmış durumdadır. Bari’de de bu istisna bozulmamış. Eski Bari ve yeni Bari olarak şehir ikiye ayrılmış. Kuzey’de ki büyük şehirlere oranla ve komşusu Napoli’ye göre daha sessiz ve düzenli bir şehir.

Eve gittik bavulları bıraktık ve doğru Basilica Di San Nicola’ya gittik. Bu kilise hem Ortodokslar hem de Katoliklerce kutsal sayılıyor ve her iki dine mensup İtalyanlar birlikte ayin yapıyorlarmış. San Nicola yani namı değer Santa Claus’a ( Noel baba) ait olan kemikler Antalya’nın Demre ilçesinden 1087 yılında çalınmış ve bu kilisede muhafaza ediliyormuş.

Daha sonra beyaz taşlarıyla görkemli bir katedrale gittik: Cattedrale Di San Sabino. 1064 yılında inşaa edilmiş ve daha sonra 12. Yy ’da restore edilmiş.
Bari kalesi ve şehrin surları çok iyi muhafaza edilmiş. Sokakları dolaştık, öğle tatilinden sonra açılan mağazaları gezdik. Cappucino içtik, sıcaklık 37 derece civarında seyrediyordu. Yorgunluk da ağır basmaya başlayınca eve dönüp dinlendik, duşlarımızı aldık ve İtalya’da olmazsa olmazı yapmak üzere restorana yola çıktık. Herkes kendine dev pizzalar söyledi. Şaraplarımızı içerken sevginin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım. Tek kelime İtalyanca bile bilmeyen genç bir kız, sevdiğinin peşinden gitmişti ve olmuştu işte, başarmıştı. Güzel bir aile olmuşlardı. Birbirlerine bakışları ilk günkü gibi sevgi ile doluydu. Çok mutlu oldum, çok sevindim ikisi adına. İstanbul’da küçük dediğimiz, ev işi yapmayı bilmiyor diye söylendiğimiz o küçük kız, koskoca bir evi idare ettiği gibi, İtalyancayı konuştuğu yetmezmiş gibi, eşine o kadar tatlı Türkçe kelimeler öğretmişti ki! Aramızda Türkçe konuştuğumuzda yabancı damat söze girip yarı Türkçe, yarı İtalyanca, yarı İngilizce bize laf yetiştiriyordu. Şarabın da etkisiyle masada kahkahalar yükseldi ve nihayetinde hesabımızı ödedik ve kalktık.

Yatmaya gittik çünkü ertesi gün bizi dolu bir program bekliyordu. Bari’ye yakın kasabaları gezecektik. Sevgi her koşulda her sorunu çözer dedim kendi kendime yastığa başımı koyarken.

Sevgiyle kalın,

Sy


18 Haziran 2012 Pazartesi

İlişki içindeyiz


Bütün gün gözümüzü açtığımız an her şeyle ilişki içine giriyoruz. Bu yüzden ilişkinin ne olduğunu anlamak, doğasını bilmek, içeriğini anlamak zorunda mıyız sizce? Bu noktalarını anladığımız takdirde ilişkilerimizde başarı sağlar mıyız? Bilemiyorum doğrusu çünkü ilişki çok basit de olabilir karmaşık da dediğinizi duyuyorum sanki. İyi de nedir bu ilişki Allah aşkına? Bizi neden bu kadar etkiliyor bu ilişkilerimiz?


Hafta sonu yabancı misafirlerimiz vardı, iki farklı ülkeden. İki evli çift, bir de on iki yaşında bir kız çocuğu. Diğer çocukları yaşça büyük olduğu için farklı yerlerde tatildeymişler. Onları ağırladık. Neşeli sohbetlerimiz oldu, yedik, içtik, misafirperverliğimizi sunduk. Umarım memnun kalmışlardır. Ben memnun kaldım. Kelime aralarını izledim, kültürlerini gözlemledim. İşleri gereği dünya insanı olmuş bu insanları merakla dinledim.  Her birinin kökleri farklı olan bu insanlar değişik ülkelerde doğmuşlar, bir araya gelmişler, evlenmişler ve ilişkilerini devam ettiriyorlar. Her bir haftayı, her bir ayı farklı ülkelerdeki şirketlerini dolaşarak geçiriyorlar. Yuvamız dedikleri evlerine döndüklerinde ne hissettiklerini sordum; “Her seferinde hiç ayrılmamışız gibi geliyor” dediler. “Çeşitli yerlerde evleriniz var, en çok hangi evinizde rahat ediyorsunuz ?”dedim; bir saniye bile düşünmeden "Köklerimizin olduğu yuvamızda” dediler. “ Orada köklerimiz var, akrabalarımız var, çocukluk arkadaşlarımız var, o evle ilişkimiz daha farklı “ diye eklediler.

Sohbetin bir yerinde bu söz üzerine daldım bir ara. İlişki dediğimiz şey sadece insanlarla olmuyordu gerçekten de. Arabamızla, evimizle, toprağımızla kısacası canlı cansız her şeyle ilişkide olabiliyoruz. Mesela benim iki kitabımla olan ilişkimi ele alırsam, onlar benim çocuklarım gibiler. Derin bir bağ var aramızda onlarla. Kitaplarımla olan ilişkim farklı, gerçekten çok farklı; onlar benim iç dünyamla aramdaki ilişkiyi anlatıyorlar. Ancak birincisi ile olan ilişkim ikincisi ile olan ilişkimden farklı. Kahve fincanım var, eskiden altı taneydiler şu an dört tane kaldılar. Kahve içtiğimde hep o fincanları tercih ediyorum. Seviyorum onları. Kahveyle aramdaki lezzet ilişkisine farklı bir tat katıyorlar. Oturma odasında bir koltuğum var, gözdem o benim. Nedense orada oturduğumda okuduğum kitap daha farklı bir kitap oluyor. O koltukla da aramda bir ilişki var. Bahçemdeki güllerle, beyaz tişörtlerimle, kot pantolonumla kısacası her şeyle ilişkim var. Her bir ilişkim birbirinden farklı ancak ortak tek bir noktaları var: sevgi. Benim ilişkilerimde temel olan şey sevgi.

Bencilliğin olmadığı, duyarsızlığın hiç yer almadığı, çatışmanın bulunmadığı ilişkiler içindeyim.  Sevdiklerimi takdir ediyorum. Onlara sık sık aramızdaki ilişkinin bağımlılık ya da alışkanlık olmadığını, gerçek sevgi olduğunu gösteriyorum. Çünkü yeri gelir kahve fincanımı yenileyebilirim, yaz gelir kitabımı bahçede okuyabilirim. Alınganlık veya serzenişe yer yok bu ilişkilerimde. İstiyorum ki onlarda bana bağlanmasınlar, alışmasınlar. Sevsinler sadece beni. Boğmasınlar, özgür bıraksınlar. Tıpkı benim onları bırakabildiğim gibi...

Hayatta ihtiyaç duyduğumuz sürece bağımlı olabiliriz, kolayca hem de. Bu yüzden ilişkilerimizde de ihtiyaç olmamalı diyorum kendi kendime. Çünkü o zaman ilişkinin dışına itmeye başlarız herkesi, her şeyi. İlişki içinde yer alınca güzelleşiyor, büyüyor.  Bunu yapabilmek içinde önce kendinle iyi bir ilişki kurmalısın galiba diyorum, önemli bu, al notunu diye de ekliyorum. Gülümsüyorum düşüncelerime, sohbete geri dönüyorum, misafirlerimizin yanına. Kahvelerimizi içerken çocuklarımızdan bahsediyoruz…

Sevgiyle kalın,

Sy

16 Haziran 2012 Cumartesi

Duygularımıza sahip çıkalım


Çocukluğumuzdan beri duygularımızı kontrol etmemiz gerektiğini söylerler bize. Duygularını göstermek eski zamanlarda ya taşkınlık ya da zayıflık olarak nitelendirilirdi. Böylece bir şekilde duygularımızı bastırmayı öğrenerek büyüyoruz ve onlardan korkup, çekinir oluyoruz zamanla. Ne hissettiğimizi ortaya koymaktan kaçınıyoruz.  Duygularımız yokmuş gibi davranıyoruz, soğuk ve ağırbaşlı gözükmeye çabalıyoruz. Atıp kurtulmak istiyoruz duygularımızdan...

Neşelenip kahkaha attığımızda birçoğumuz yukarı kalkan kaşlarla karşılaşmışızdır büyürken. Okulda teneffüslerde yaka paça koşturmaca oynarken kaç kez saçım çekilmiştir öğretmenlerim tarafından hatırlamıyorum bile. “Koşma kızım!” derlerdi. İyi de o ciğerlere bir daha sahip olamıyorum ki ben! O bacaklara, o güce! O yaşta koşmazsam hangi yaşta koşacağım acaba? Cinsiyetimize göre sıfatlar da yapıştırılırdı büyüklerimiz tarafından. Ulu orta gülmek, kahkaha atmak, dans etmek hafiflik olarak nitelendirilirdi. Ah o bakışlar, ah o yukarı kalkan tek kaşlar! Ne çok engellemiştir benim dans etmemi, koşmamı, gülmemi, kahkaha atmamı…

Zamanla koşmuyorsun, gülmüyorsun. Susuyorsun, dans etmiyorsun. Duygularını bastırmayı öğrenirken farkında olmadan kendini de bastırıyorsun aslında. Olsun başımızın derde girmesinden iyidir değil mi? Gün geliyor yanardağın lav püskürtmesi gibi duygularını püskürtmeye başlıyorsun.  Bu sıkışmanın ardından gelecek olan şey buydu tabii ki. Ne bekliyorduk ki? Ancak bu duyguların neşe veya kahkaha dolu olmak yerine, bu sefer uzun süre bastırılmış olmanın verdiği kızgınlık ve öfkeyle dolu oluyor. E ne anladım ben şimdi bundan? Duygularımı bastırmayıp gösterdiğimde de başım derde giriyor, bastırmayıp püskürttüğümde de…

Halbuki her şeyi hissetmemiz gerekiyor. Duygularımızı anlamamız ve onları ifade etmemiz gerekiyor. Böylece önce kendimizle sonra da etrafımızla iletişimi sağlıklı bir şekilde gerçekleştirebiliriz. İstediğini ve yaptığını hissetmeyen insan nasıl mutlu olabilir ki? Nasıl kendini tam anlamıyla ortaya koyabilir ki? Hem duygularımız ve hislerimiz birçok şeyi etkiler, hatta olayların akışını bile değiştirebilir öyle değil mi? Yaptığı işten memnun olan ve şükran hissi duyan birisi daha üretken ve yaratıcı olabilir. Âşık olan ve duygularını aşkına yansıtabilen biri, mutluluğu duygularını bastırmış birinden daha çabuk yakalayabilir. Bir şeylerle uğraşan ve uğraştığından haz alan biri, yaptığı işten huzursuzluk duyandan daha farklı sonuçlara ulaşabilir. Kısacası duygularını bastırmaktan dolayı korku, endişe, sıkıntı, öfke içinde olan biri ile duygularını özgürce ifade edebilen birinin; varacakları noktalar, varacakları hedefler ve elde edecekleri değerler arasında dağlar kadar fark olacaktır.

Bizler yaratılırken mükemmel bir şekilde oluşturulduk. Bu mükemmelliği anlayabilmek için hissetmek gerekir. Hissedebilmek için duygularımızın aktif olması gerekir. Böylece bizi biz yapan değerlerimizi daha iyi anlayabiliriz ve bu değerlere sahip çıkabiliriz. Bunu yapabilmek için de asıl konunun kendimizi nasıl hissettiğimizi anlamak olduğuna tüm kalbimle inanıyorum. Bize doğuştan verilmiş olanları ötelemek ve bastırmak yerine nasıl hissedeceğimize dair farkındalığımızı geliştirmek doğru bir seçim olacaktır bana göre.

Yapabileceğimizin en doğrusunu yapalım; hissedelim ve hissettiklerimizi duygularımızla süsleyip sunalım yaşama. Yaşam bize bağlıdır, ne düşündüğümüze bağlıdır, bu yolculukta ne istediğimize bağlıdır. Bu yüzden duygularımıza sahip çıkalım…

Hayatımızı şekillendirmek için seçeneklerimizi belirlerken, seçip oluşturup yaratırken, yarattığımızı yaşarken ne hissetmek istediğimizi soralım kendimize geç olmadan. Çünkü hayat keyiflidir, yolculuk keyiflidir, duygularımız keyiflidir…

Sevgiyle ve hissederek kalın,

Sy

13 Haziran 2012 Çarşamba

Şimdi zamanı değil!


Bugün annemle beraberdim. Ne söylesem karşılığında bu lafı işittim annemden.

-İlaçlarını aldın mı anne?
-Şimdi zamanı değil!
-Anne ilaçlar saatle alınır kafana göre alamazsın. Zaten bir yığın ilaç alıyorsun lütfen saatinde al ki işe yarasınlar.
-Ben bir yığın ilaç içmiyorum ki be kızım.
-Nasıl yani? Nasıl içmiyorsun? Ne içiyorsun? Hangisini bıraktın?
-Kızım sen hasta mısın? Bir sus Allah aşkına, tansiyonumu oynatacaksın.
-Anne tansiyonun ilacını almadığın için oynamıştır. Nerede duruyor hapların?
-Boşuna arama ilacı şimdi zamanı değil dedim sana. Ben sabah kalkıyorum eğer tansiyonum oynamışsa tansiyon hapımı içiyorum. Tansiyonum normalse kolesterol hapımı içiyorum. Kolesterolüm normalse o zaman da damar hapımı içiyorum. Merak etme hepsini sırayla alıyorum, günüme göre zamanı gelince içiyorum yani.
-Bir şey sorabilir miyim anne?
-Sor, zaten gözlerini belertmişsin sorma desem de soracaksın.
-Tansiyon ve kolesterolünün normal olup olmadığını nereden anlıyorsun?
-Eee kızım zamanı gelince anlıyorsun. İçimden bir ses “Şimdi al” diyor ben de alıyorum. Tam tansiyon hapımı alacakken “ Öbürünü” diyor; ben de ona göre ilaçlarımı içiyorum.
-Bu nasıl mümkün olabilir ki?
-Şöyle mümkün olabilir kızım, zamanla kendi bedenini öyle iyi tanıyorsun ki böylece bedenin sana hükmedeceğine sen bedenine hükmediyorsun. Kendini dinliyorsun ve neye ihtiyacın olduğunu belirliyorsun. Ben de böyle yapıyorum işte.
-Baş ağrısı için ilacın var mı anne beynim uyuştu yemin ederim ki! Sen beni deli edeceksin biliyor musun?
-Neyi dilediğine dikkat et kızım. Hoş delirmezsin merak etme zamanı değil.
-Niyeymiş? Ben de içimdeki sesi dinlerim, zamanı gelince de deliririm.
-Deliremezsin zamanı değil, benim soyumda iki deli vardı ama onların hastalığı yaşlılıkta çıkmıştı. Sen daha gençsin merak etme bir şey olmaz daha zamanı değil.
-Senin zamanın gelmiştir belki anne ha ne dersin?
-Terbiyesiz, Allah evlat eline bırakmasın. Bir de okuyorum, kitap yazıyorum diyorsun. Bunları mı öğrendin o eğitimlerde?
-Anne beni seviyor musun?
-Seviyorum ancak ilaçlarımı almam çünkü zamanı değil. Bana duygu sömürüsü yapma! Haydi, kalk evine git. Senin kocan yok mu? Niye öyle bakıyorsun ayol, adama yemek falan pişirmiyor musun? Yoksa boşandınız mı? Kızım konuşsana! Ay sen çok zayıfsın bak kitlendin kaldın. Biraz yemek ye. Sana sucuk kızartmamı ister misin? Vah başıma gelenler yoksa sen erken mi delirdin ne? Şimdi zamanı değildi ama…

İşte annemle bir günümüz böyle geçti.  Kardeşime telefon açtım ve “İlaçlarını almıyor annem” dedim. “Merak etme hepsini içiyor seni sinir etmek için söylemiş öyle” dedi. Annemi aradım “ Anne neden bana numara yaptın?” dedim. “Her şeye karışıyorsun beni merak ediyorsun biliyorum ama ben iyiyim. Her şeyin bir zamanı var ve ben o zamanı gayet iyi biliyorum. Kendime iyi bakıyorum sen hiç üzülme” dedi. “ Şimdi zamanı değil ancak benim için meraklanacağın günler de gelecek elbette” diye ekledi ve telefonu kapattı.

Eşim seslendi  “Akşam yemeğe çıkalım istersen” dedi. “Bugün olmaz, şimdi zamanı değil” dedim. Güldüm ve sofrayı hazırlamaya başladım. Sen hep kendine bakabil anne, zamanı hep sen bil…

Sevgiyle kalın,

Sy

11 Haziran 2012 Pazartesi

Şimdi, şu an saat kaç?


Kendime seçtiğim yolda, izlenimlerimi yazmak ve paylaşmak birinci vazifem. Bilgilenip bilgilendirmeyi seçtim bu yaşam yolunda. Yazmayı, aydınlanmayı, içimdekileri çıkartabilmeyi seçtim. Faydalı olabilmeyi seçtim paylaşarak, yazarak, anlatarak. Notlar alıyorum her yere, her köşeye: “bunu da yaz, bu konuda da yaz, bunu unutma sakın yaz” diyerekten dolduruyorum sayfaları. Sabah sayfalarımı yazmaya devam ediyorum. Onlarda birikiyor. An’lık yazdıklarım dışında yayınladıklarım hep o sayfalardan çıkıyor. Bir kitap bile çıktı o sabah notlarımdan: Beyaz Sabah Sayfaları. Deneyimlerimin bende yarattıklarını- duygu ve düşünce olarak- yazıp paylaşmak rahatlatıyor beni. Bu benim paylaşma adına bilinçli bir faaliyetim haline geldi.

Hal böyle olunca ara sıra toparlamak gerekiyor ortalığı. Bugün yazı masamı karıştırdım, notlarımı düzenledim. Şimdiki zamanla, an’la ilgili o kadar çok not toplamışım ki hayret ettim. En güzeli de o notları toparlarken o an’lara gittim. Oralardaki duygu ve düşüncelerimi not almışım bazı sayfalara. İnceledim.  İlginç sonuçlara vardım ve tekrar notlar aldım. Yanlarına şimdiki an’da duygularımı ve düşüncelerimi iliştirdim. Okudum, tekrar yazdım sağa sola, baktım notlarıma; bakakaldım bir anlığına. Sonra derledim, topladım ve baktım ki saat kaç olmuş…

An’da yaşamayı deneyimlerken yaptığım uzun çalışmalar ve araştırmalardan sonra, bunu bir yaşam biçimi haline getirmeyi başarmış sayılırım. Ara sıra yoldan çıktığım anlar oluyor tabii ki ancak böyle anlarda da mutlu oluyorum. Neden derseniz hangi sınırlayıcı inanç, kör bakış açısı ve ön yargı içinde sıkışıp kalmışım, onu rahatlıkla gözlemleyebiliyorum ve o andan çıkarabiliyorum kendimi. Hayatta her şey bizler için, bunu hatırlamamı sağlıyor böyle anlarım. Bana yeni fırsatlar, yeni çıkışlar sunuyor bu sıkışık alandaki anlık debelenmelerim. Sonrasında akıp yolumu buluyorum. Çıkış yolum var. Her daim. Yeter ki isteyeyim. Yeter ki görmeyi seçeyim…

Notlarımın arasına “Ben Kimim?” diye bir soru iliştirmişim. Beni ben yapan her şeyi sıralamışım altına. Satırlar dolusu kelimelerle cevap aramışım bu sorduğuma. Yazmışım, döktürmüşüm. Bugün de yeni bir soru iliştirdim o dosyaya: “Sen kimsin?” Bunun cevabını zamana bıraktım bugün. Çünkü bu sorunun cevabı benim için bir hedef olmamalı, öyle hissettim. Ben’i ve Sen’i ararken Şimdi’yi ıskalarım gibi geldi. Şu an bir yolda ilerliyorum, güzel bir yolda. Eğlenceli bir yol olsun  -saplantılı duygulara gerek yok-  diyorum kendime. “Bırak zaman aksın, sen ak, yol oluşsun ve tanık ol” diye de ekliyorum arkasından.  Yeni bir sayfa açıyorum not defterimde ve yazıyorum:

-Ben kimim?
-Hangi zaman diliminde?
-Peki, sen kimsin?
-Hangi zaman diliminde?
-Zamanı mı incelemem gerekiyor?
-Şimdi’de kal, bu an’da. Ancak burada deneyimleyebilirsin Sen’i…

Sevgiyle kalın,

Sy,