16 Ağustos 2012 Perşembe

Çünkü dinlemenin keyfini bilenler dinlenilmenin keyfini ararlar...


Geçen günkü yazımda konuşmadığımı fark ettiğimi söylemiştim. Cevap arıyordum bu duruma. Hatırladınız mı? Nihayetinde aklıma yatan cevapları seçtim zihnimdeki düşüncelerden. Söz verdiğim gibi de sizlerle paylaşıyorum.

Etraftaki sesli koroya katılmak zorunluluğum yokmuş ki benim! Bunu anladığım günden beri, gerektiği yerde gerekli gördüğüm takdirde konuştuğumu fark ettim. Daha doğrusu ‘dinlemeyi’ seçenlerle konuşuyorum. Çünkü dinlemenin keyfini bilenler dinlenilmenin keyfini ararlar... 

Dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da gözlemlerimden geldi. Birisi konuşurken karşısındaki dinleyicinin de aynı anda ses üretme çabasında olduğunu gördüm. Eş-zamanlı konuşmalar gerçekleşiyor. Bu eş-zamanlılık aynı anda ses üretmek için oluşuyor sanki. Öyle bir şey oluyor ki konuşmayan kişi, diğeri konuşmaya başladığı an ses üretmeye başlıyor. Sanki sessiz kalırsa varoluşun dışında kalacakmış gibi. Korkuyor ve hemen sesler çıkarmaya başlıyor. Konuşan topluluğun içinde yer almak, dışında kalmaktan daha cazip geliyor olmalı. Dinlemeden, anlamadan verilen anlık ve tepkisel sesler…

Böylesi bir ortamda kulaklarımızın durumu ise içler acısı. Kulaklardan beynimize akan sesler çağlayanı arasından gerekli olanı seçmeye çalışmak ise bambaşka bir yorgunluk. Gözlemledim ki böyle ortamlarda dikkatimi hep dışıma yönlendirmiş oluyordum sonuç olarak. Ya içim? İçime gereken dikkati veremediğimden, duyamıyorum kendimi ve böylece dışarıdaki dünyaya sıkışıyordum. Bana öyle geliyordu, sıkışıyordum gerçekten de. Keyfim kaçıyordu, yorgunluk ve baş ağrısı oluşuyordu; enerjim tükeniyordu, emiliyordu sanki. Hangi zaman diliminde olduğumu yitiriyordum böyle anlarda. Neredeydim? Geçmişte mi? Şimdide mi? Gelecekte mi? Hiçbir yerdeydim aslında…

İşin garibi kişisel gelişimle uğraşan ve hep olumlu frekansta kalmanın önemini savunanlar için genel bir yargı vardır hatırlarsanız.” Bu insanlar hayata yüzeysel bakarlar ve hayatı umursamazlar, ben merkezli yaşarlar” derler. Bu yargıyı belli bir kesim kanıksadı neredeyse. Hem de araştırmadan, incelemeden, dinlemeden, anlamadan. Neden mi mantıklı geldi bu yargı birçok insana? Çünkü kavganın olmadığı, öfkenin ortalığı kasıp kavurmadığı, yargılamanın keyfinin olmadığı ortamlar “insanca tepki vermek” olarak kabul edilmiyor artık da ondan. Bu tepkileri vermiyorsan ya “ eziksin” ya da “ bencil”. Daha da ileri gidersek eğer farklı bir sıfat daha seçebiliyorlar:” Aptal.” Neden mi? Olduğu gibi kabulleniş içindesin ve kişinin kendisini keşfetmesini, anlamasını tercih ediyorsun. Eleştirmiyorsun ve çözüm sunuyorsun ancak diretmiyorsun. Dinliyorsun sadece. Hakkıyla dinliyorsun, hak ettiği şekilde. Ben haklıyım, benim dediğim doğru klişelerini aşmışsın. 

İşte bir konuşma esnasında bu gayretler içinde olan bir insanın aynı anda ses çıkarması durumu ne yazık ki gerçekleşmiyor. Hal böyle olunca da konuşmuyor oluyorsun. Konuşmayınca da seni kimse dinlememiş oluyor. Ha bir de seninle konuşanlar tarafından “Beni dinlemiyorsun!” diye azarlanıyorsun. Haklılar çünkü normal insan modeli ‘aynı anda konuşmak’ olmalı. Hem konuşacaksın, hem dinleyeceksin aynı anda, hep birlikte, dıştan sesler korosu oluşturmalısın. Kapıl gitsin ses üretimine, kabullen dayatılan görsel ve işitsel şöleni. Zorun ne? E yapamıyorsan yersin azarı, oturursun aşağıya…

Duyman, konuşman ve görmen gerekenler burnuna dayatılıyor ve sen geri çeviriyorsun. Neden? Çünkü bireyselliğine kavuşmak istiyorsun. Orada ‘birlik’ arayışındasın. Köküne varmaya çalışmak seni kendini anlamaya, sorgulamaya, çözmeye götürecek olan yol, biliyorsun… 

Kulakta devamlı aynı müzik kanalın, dışarıda aynı görselin, zihinde aynı karmaşan yoksa konuşamıyorsun. Seni de kimse dinlemiyor. Sonuç budur…

Sevgiyle kalın,

Sy

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder