5 Mayıs 2013 Pazar

2013 Londra Gezisi


Her köşesini bıkmadan, usanmadan 2000 yılından beri gezdiğim bu şehri sizlere anlatmadığımı fark ettim. Renkli ve hareketli yaşamıyla öne çıkan şehirlerden biri olan Londra’nın geçmişi 2000 yıl öncesine uzanır. Zengin tarihi mirasının yanı sıra, moda, müzik, sanat konularında da kendine has tarzı olan bu şehri ilk kez gideceklere tanıtmaya çalışacağım. ‘Bula bula Londra’yı mı buldun anlatacak’; ‘Ben zaten gitmiştim biliyorum’ da diyebilirsiniz, olsun gelin birlikte hafızalarımızı tazeleyelim.

Londra gerçekten büyük ve keşfedilmesi zaman alan bir şehir. Bir çok kez farklı otellerde kaldım- son iki kez gidişim haricinde- bu yüzden her seferinde Londra’yı geziş şeklim kaldığım yerle ilintili oldu. Seyahatlerimde yürüyerek gezmeyi ve kaybolmayı çok severim,  ancak Londra’yı kısıtlı zamanda keşfetmek istediğimde metrodan faydalanmam gerekti. Aksi takdirde geceye halim kalmıyordu…

Yılın her ayı yağmurlu olabilen İngiltere ne zaman gitsem bana torpilli davranmış ve beni hep kuru bir hava ve gökyüzünde güneşle karşılamıştır. Bu sene de öyle oldu ve 2013 Nisan ayında yaptığımız gezide İstanbul kapalı bir hava ve yağmurla beni yolcu ederken, Londra sıcacık bir güneşle buyur etti beni. Gene de aklınızda bulunsun en uygun aylar Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül.

Daha önceki gidişlerimde aldığım notlarla birlikte şimdiye kadar nereleri görmüşsem anlatmaya başlıyorum. Keyifle okumanız dileği ile…

M.S. 43 yılında Thames nehir kıyısında kurulduğu var sayılan Londra iyi bir gezi planını hak eden bir şehirdir. Metronun o kadar güzel işleyen bir sistemi vardır ki, şehrin ne tarafında kalırsanız kalın her gün için yaptığınız gezi planını metro ağına oturttuğunuz an, tüm şehir sizindir. Konaklama için şehir merkezinde olan otelleri tercih ederseniz sabah erkenden otelden çıkıp, yorulunca geri dönüp otelinizde soluklanabilir, sonra tekrar gece yarısına kadar veya sabaha kadar eğlenmenize devam edebilirsiniz. Covent Garden, Piccadilly, Oxford Street’de metro istasyonlarına çok yakın oteller bulmanız mümkündür.

İngiltere’nin başkenti olan Londra sanat kokar adeta. Sokakları ışıl ışıldır. Müziğin başkenti olmasının yanı sıra;  tiyatrolar, operalar, etkinlikler her şey buradadır. Kalacağınız her otelde etkinliklere bilet bulmak konusunda size yardımcı oluyorlar. Eğer kesin kararlıysanız otel rezervasyonu yaptığınız an biletinizi de rezerve edebilirsiniz. Ben otele giriş yaptığım gün biletlerimi ayırttırıyorum. Ya da Leicester Square’de ki gişeden o akşamki oyun için biletleri yarı fiyatına da alabilirsiniz. Mamma Mia, Phantom of the Opera, Chicago daha önceki gidişlerimde izlediklerim. Phantom of the Opera’yı oğlum 13 yaşındayken birlikte izlemiştik. Her ikimizin de ilk operasıydı. Büyülenmiştik. Hele o koca avize salondan sahneye doğru uçtuğunda öyle bir şangırtı koparmıştı ki, hala unutamam. Les Miserables’a yer bulamadığımız için bu sefer The Lion King’i izledim.

Geziye başlamanın en iyi yolu turistik bölgelerdir. Bu yerleri gördükten sonra, ara sokaklarda kaybolup şehrin ince detaylarını gözlemleyebilirsiniz. Binalarda ki levhalara göz atma fırsatınız olursa Florence Nightingale, Van Gogh, Mozart, Oscar Wilde, Karl Marx, Sherlock Holmes, Charles Dickens, Freud, Charlie Chaplin, Benjamin Franklin gibi kişilerin yaşadıkları yerleri( mavi levhalarla işaretlenmiştir) ve Bank’teki metro girişinin üzerinde uçan bir meleği fark edebilirsiniz. Ayrıca Shoredicht’te suçluların kamçılandığı direk, Sir Thomas More’un altın yüzlü heykeli de yürüyerek rastlayabileceğiniz detaylardandır. Kısacası kendinizi yerli halktan biri gibi hissedin ve gözünüzü dört açın. Şehrin her köşesi size bir şeyler sunacaktır. İki katlı otobüslerle şehri dolaşmakta oldukça zevklidir. Turistik hat üzerinde bu otobüslerden de faydalanabilirsiniz.

Etnik çeşitlilik inanılmaz, dünyanın her yerinden, her kültürden insana kucak açmış bir başkent burası. Bu kadar çeşitlilik içinde, saf kan İngiliz’leri gözünüz hemen seçiyor. Daha ‘cool’, inanılmaz kibar, bir şey sorulduğunda cevap veren, lüzumsuz konuşmayan, samimi ve sıcakkanlı olmayan bu insanların ağzından en sık duyduğunuz kelime ‘Teşekkür ederim’ dir. Her fırsatta ve her mevsimde kendilerini parklara atan bu kibar insanlar kalabalık içinde hemen fark edilirler. Londra’nın yeşili bir başka yeşil gerçekten de. Sürekli yağan yağmurun dört mevsim boyunca beslediği, büyüttüğü bir yeşil. Bir gidişimde tüm zamanımı sadece parkları gezmeye ayırmıştım. Yeşilin büyüsü beni sarıp sarmalamıştı. Hyde   Park’ın içindeki Serpentine gölü, sincaplar, çeşitli kuşlar, atlı polisler, dev ağaçlar, rengarenk bitkiler beni benden almıştı. St James’s Park içindeki göl ise 40 tür kuşa ev sahipliği yapar. Çok hoş bir kafe vardır ve yazın konserler düzenlenir. Kessington Garden Hyde Park’ın devamıdır. Regent’s Park sizi gül kokularıyla karşılar. İnanılmaz bir gül bahçesi vardır. İçinde Londra Hayvanat Bahçesi de bulunur. Green Park küçüktür ve iş merkezlerine yakın olduğu için daha çok öğle tatilinde şezlong kiralayan ofis çalışanlarıyla dolar taşar. Greenwich Park’ın tepesinden Londra’yı seyredebilirsiniz. Ayrıca 0 derece boylamının geçtiği gözlemevi de buradadır. Richmond Park tam 2.350 dönümdür. Bu parkta alageyikler serbestçe dolaşırlar. Primrose Hill Regent’s Park’ın kuzeyinde kalır. Eski zamanlarda beyefendiler burada düello yaparlarmış. Bushy Park Mayıs ayında ağaçlar çiçeklendiğinde görülmeye değer manzaralar sunar.

Bu şehirde müzeler, tarihi binalar, saraylar, kiliseler ve parklar gündüz başınızı döndürürken şehrin gece hayatı ve canlılığı akşam olunca sizi de içine çeker. Halk, eğlenceye akşam iş çıkışında ve hafta sonlarında trafiğe kapatılan bazı sokaklardaki pub’larda sokağa taşarak başlar. Kaldırımlara, yerlere otururlar, çoğunlukla ayakta biralarını yudumlayarak bitmek bilmeyen bir sohbete dalarlar. Daha sonra Soho veya Covent Garden’da ki restoranlara dağılırlar. Etnik çeşitlilik sayesinde her ülkenin mutfağını bulabileceğiniz bu şehir sokak sokak gezerken size müzik ziyafeti de sunar. Sokaklarda çalan müzisyenleri dinleyebileceğiniz gibi en ünlü gece kulüplerinden de faydalanabilirsiniz. Covent Garden, Piccadilly, Soho, Leicester Square gece gündüz cıvıl cıvıl olan merkezler arasındadır. 

Soho demişken biraz daha bilgi vermek istedim. Soho’nun gece gündüz hareketli caddesi Old Campton Street üzerinde birçok restoran, bar, gece kulübü yer alır. Masalarını sokağa atmış kafeler yol boyunca sıra sıra dizilmişlerdir. Gerard Street’deki işlemeli kemerler 1950 den bu yana Londra’da bulunan Çin mahallesine geldiğinizi belli eder. Aslında burnunuzu izlemek de yeterli olacaktır. Soya sosu ve sarımsağın baskın kokusu bölgeye yaklaştığınızı anlamaya yetiyor. Ocak sonu ya da şubat başı gibi giderseniz eğer Çin Yeni Yıl kutlamalarını da izleyebilirsiniz. Çok görkemli ve eğlenceli oluyor. Bu bölgedeki her şey size Çin’de dolaşıyormuşsunuz izlenimi veriyor. Süpermarketler, hediyelik eşyalar, dövmeciler, dövüş okulları, aradığınız her şey mevcut.

İngilizlerin kendilerine özgü mutfakları pek kayda değer değildir. İlk akla gelen fast food kültürlerinde yer alan ve çoğu kişinin tercih ettiği Fish&Chips sayılabilir. Pub’larda geleneksel ev yemekleri olarak Cottage Pie- havuç, soğan, dana biftek ince kıyılmış ve patates püresi- etli ve tavuklu börekler; Yorkshire Pudding- fırında biftek yanında da üzeri kabuk tutacak kadar pişirilmiş patates; elma soslu domuz eti, nane soslu fırında kuzu budu sayılabilir. Bunun dışında ise Japon Nobu veya Zuma, Çin Hakkasan, Spagetti House, Cantina Loredo ( Covent Garden’da rezervasyon gerekiyor, Meksika yemekleri şahane), Jamie’s Italian ( Covent Garden’da tavsiye ederim)İlla da Türküm diyorsanız Sofra; Wagamama. Fast food acele atıştırmalık olarak Pret a Manger’yi tavsiye ederim; sandviç, kahve, çay, meyveler ne ararsanız mevcut. Starbucks her köşe başı neredeyse. Regent Street de food quarter diye bir yer var. Yan yana dizilmiş bir sürü cafe ve restoranlar var. Et restoranı olarak Angus’ları fark etmemek mümkün değil ancak her sefer aynı lezzeti bulur musunuz? Hayır. Dükkandan dükkana değişken bir zincir. Benim şansım şimdiye kadar iki kez dışında yaver gitti. Birde Strada var, zincir bir restoran. Çok kültür, çok insan ve değişik mutfaklar. Asla aç kalmıyorsunuz

Bu şehir her ne istiyorsanız satın alabileceğiniz bir şehir. Moda olan ya da olmayan, pahalı ya da ucuz, antika, aklınıza her ne geliyorsa… Yeter ki paranız, zamanınız olsun alışveriş eğlenceye dönüşür. Oxford Street, Regent Street, Bond Street, Carnaby Street, Tottenham Court, Marble Arc, Knightsbridge, Piccadilly Circus, Trafalgar en işlek mağaza ve butiklerin bulunduğu caddeler ve meydanlar. Sanatsal objeler arıyorsanız Leicester Square'e,’el yapımı ürünler, hediyelik eşyalar, salaş ve her telden kişilerin uğrak yeri olan bir yer arıyorsanız Kapalı Çarşı’ya benzeyen Camden Town’a uğrayabilirsiniz. Eskiden bir manastır olan Covent Garden’da ise her türlü mağazayı ve markayı bulmanız mümkündür. Burası ayrıca restoran açısından da çok zengin bir bölgedir. Harvey Nichols, Harrod’s ve diğer lüks markaları gezmek istiyorsanız eğer Bond Street’e ve Knightsbridge’e gitmeniz yeterli olacaktır. Ancak Harrod’s konusunda uyarmak isterim her bir köşesini gezip, her bir ürünü denerim derseniz en az 2 tam günü ayırmanız gerekebilir. Japon turistlerden fırsat kalırsa tabii ki

Seyahatiniz Cumartesi, Pazar günlerini içine alıyorsa, eğer Londra’ya birden fazla gittiyseniz ve pazar yeri gezmeyi seviyorsanız, Portobello Marketi Notthing Hill, Camden Town’daki açık marketler, Columbia Road Flower marketi hoşunuza gidebilir. Antikacılardan bazıları ise; Alfie’s Antique Market Church Street’de, Gray’s Market  Davis Street’de, Antiquarius ve Chelsea Antique Market ise King’s Road’da yer almaktadır. Charing Cross Road ise tam bir kitap cennetidir. İkinci el kitaplar, nadir bulunan kitaplar ve en büyük kitapçının bulunduğu yerdir. Avrupa’nın en büyük kitapevi olan Waterstone’s ve Hatchard’s de bu caddede yer almaktadır.

Şehir içinde turistik gezilmesi gereken önemli yerler;
*British Museum, Tate Gallery, National Gallery ve National Portrait Gallery giriş ücreti olmayan yerler. Bazı özel sergiler olduğu takdirde danışmadan bilet temin ediliyor.

British Museum: Dünyanın en eski müzesidir 1,8 milyon yılı aşkın bir zaman dilimine yayılmış 6 milyon parçalık bir koleksiyona sahiptir. Ana danışmanın olduğu bölümde Great Court bulunur. Dünyanın en önemli kitapları ve el yazmalarının barındığı okuma salonu da burada yer alır. 
National Gallery: Yanında  National Portrait Gallery’de yer alır. Erken Rönesans döneminden Empresyonistlere kadar uzanan ve 2.300 parçayı aşan bir resim koleksiyonunu barındırmaktadır. Portrait Gallery ise Tudor döneminden bugüne kadar uzanan ünlü simaların ve az bilinen kişiliklerin portrelerini sergilemektedir.
London Eye:  Bu dönmedolap 2000 yılı kutlamaları için inşa edilmiştir ve kentin tüm manzarasına hakimdir. Bir tur 30 dakika sürer.
Tate Modern: Dali, Picasso, Matisse, Rothko ve Warhol gibi modernlerin eserleri sergilenir. 
Tate Britain: İngiltere’nin ünlü ressamlarının yanı sıra J. M. W. Turner’ın eserleri de yer almaktadır.
Natural History Museum: Charles Darwın ile Kaptan Cook’un botanikçisinin topladığı eserlerin deposu olan müze 300 bilim insanı ve kütüphanecisi ile araştırmaların hala sürdürüldüğü bir yerdir. Etkileyici bir dinazor koleksiyonu vardır.
Science Museum:  Dünyayı Endüstri Devrimi’ne ulaştıran dokuma tezgahı, gemicilik ve erken uçaklar gibi keşifler sergilenir.
Buckıngham Palace ve Kraliyet Bahçeleri: Kraliçenin belli zamanlarda yaşadığı 600 odalı bir saraydır. 1705 yılında yapılmıştır. Kraliyet Bahçeleri halka açıktır. Westminster Abbey: Ortaçağ mimarisinin görkemli bir eseridir. Eskiden bir manastır olarak işlev görüyordu. Reform döneminde korunmuş ve Kraliyet ailesinin törenlerine ev sahipliği yapmaktadır. Taç giyme törenleri, cenazeler, düğünler burada gerçekleştirilir.
Parliament Square: Asıl adı Westminster Sarayıdır. Kraliyet konutu, hükümet merkezi ve manastır olarak bin yıl önce inşa edilmiştir. Genellikle House of Parliment olarak bilinen yeni Westminster Sarayı, Westminster Abbey’nin hemen karşısındadır. Meydanın kuzeyindeki Parliment Street, Whitehall’a ve başbakanın konutu olan Downing Street no:10’a gider.
Big Ben: Westminster Sarayının devasa ölçülerdeki saat kulesidir. Çan on dört farklı tonda ses çıkartabilmektedir.
Tower of London: 1. William için 1078 yılında yaptırılmış olan hendekli şato kentin cephaneliği olmuş, hayvanat bahçesi olarak hizmet vermiş ve kraliyet darphanesi olarak da kullanılmıştır. 
St Paul’s Cathedral: 1666 yılında yapımına başlanmış 1708 yılında tamamlanmıştır. Avrupa’nın en büyük sallanan çanına sahiptir. Koronun verdiği konserler ilgi çekicidir.
Hyde Park: İçinde Serpentine gölü vardır , sandallarla gezebilirsiniz. Ata binebilir, kaykay ve yürüyüş yapabilir Spekears Corner’da halka hitap edebilirsiniz. Her köşesinden sincapların fırladığı bu muhteşem parkta tam gün hayallere dalabilirsiniz. Hyde Park haricinde St James’s Park, Kensington Gardens, Regent’s Park, Green Park, Greenwich Park, Richmond Park, Primrose Hill, Bushy Park, görülmesi gereken parklar arasında yer alır. Ayrıca Thames Nehri’nde motor gezisi yapabilirsiniz. Westminster ve Charing Cross kent merkezindeki rıhtımlardır. Buradan bineceğiniz tekneler akış yukarı Hampton Court’a akış yönünde Tower Bridge ve Greenwich’e gider. Camden Lock ve Little Venice arasındaki durgun suda Regent’s Canal’daki tekne gezileri de çok zevklidir. Ben ilk gittiğim yıllarda yürüyüş turları vardı. Yaklaşık iki saat kadar sürerdi. Shakespeare dönemindeki Londra temalı, Karındeşen Jack hikayeleri ile süslenmiş eski Londra sokaklarında yapılan ilginç turlardı. Son dönemlerde hiç dikkat etmedim hala var mı bilemiyorum.
Mme Thussaud’nun mumya müzesini gezebilir çeşitli korku tünellerinde yolculuk edebilirsiniz. Ayrıca korku meraklısı iseniz London Dungeon’da sizi cezbedebilir. Oğlum sayesinde varlığından haberdar olduğum bu korku müzesi yer yer beni bile ürkütmüştü.

Şehir dışında görülmesi gereken yerleri günü birlik gezi yapan turlar aracılığıyla gezebilir veya araba kiralayabilirsiniz. Bunlar arasında Windsor Şatosu( halen Kraliyet Ailesi kullanmaktadır), Oxford Üniversitesinin bulunduğu Oxford, Romalılardan kalma Bath( dünyanın en eski spası) antik çağın sembolü Stonehenge, Harry Potter’ın çekildiği Warwick Şatosu, Leeds Castle, Cantenburry Katedrali, Stradford sayılabilir. Günlük turlar için Londra’ki otellerden katılacak olanlar sabah erken saatlerde toplanıyor ve bir merkeze götürülüyor. Tüm turlar oradan start alıyor. Biraz ayakta bekliyor ve mevsimine göre hafif üşüyorsunuz ancak nasıl organize olmuşlarsa bekleme süreniz en fazla 10 dakika sürüyor. 10 dakika içinde otobüsünüze kurulup yollara düşüyorsunuz. Londra’ya yaklaşık 2 saatlik mesafelerdeki güzellikleri keşfe çıkıyorsunuz. Dönüşte ise belli noktalarda sizleri bırakıyorlar. 

Evet, benim anlatacaklarım bu kadar. Umarım fayda görürsünüz. Çeşitli yıllara ait fotoğraflardan derlenen bir video hazırladım sizler için. Keyifle izlemeniz dileği ile.

Sevgiyle kalın,
Sy





17 Nisan 2013 Çarşamba

Net görüntü


Bazen banyoda ısı farkından dolayı suyun sıcaklığı nedeni ile buğu oluşur. Böyle durumlarda aynayı silmek zorunda kalırız. Kendimizi görebilmek için. Çünkü görüntümüz net değildir. Aynayı sildikçe belirir yüzümüz tam karşımızda.
İşte kendimizi geliştirmek denilen ‘ kişisel gelişim’ benim için böyle bir şey. Aynayı silip netleşmek…
Net kalmanız dileği ile
Sy

17 Mart 2013 Pazar

İnsanın hakikatle başa çıkabilmeyi öğrenmesi gerekiyor…


Bazen etrafımı izlemeyi severim. Öylesine dalarım düşüncelere. Sonra kovalarım düşüncelerimi ki berrak gözlerle bakabileyim etrafa. Yargısız ve tarafsız bakabilmek adına her detayı algılayabilmek önemlidir. Bu gözlemlerim hayatı anlamakta epey yardımcı olmuştur bana. Neden bilmem yıllar geçtikçe sessizlik içinde izlemeyi daha da sever oldum. Böyle anlardan birinde bir dostumun yaşadıklarına göz atma fırsatı yakaladım. İnsanın hakikatlerle başa çıkmayı bilmesinin önemi üzerinde düşünmeye başladım. Sonra da bu cümleyi evlilik üzerine yapılandırdım. Evlilik, beraber yaşama, birliktelik; adına her ne diyorsanız, sizin için her ne ifade ediyorsa. Bunun içinde sorular sormak gerekir her zaman olduğu gibi. Cevaplar hep oralarda bir yerlerdedir…

Birliktelikler nasıl başlar sorusu en önemli sorulardan biridir bana kalırsa. Kendi isteğiniz ile mi yoksa bir mecburiyet sonucunda mı? Başlangıç şekli nasıl gelişeceğinin işaretlerini taşır içinde. Ancak içinde bulunulan an ’da bu detayları görebilmek her zaman için mümkün olmayabilir. Zaman içinde yalandan bir dünyaya sahip olmak işten bile değildir. Bu öyle bir dünyadır ki ne içindeki anlar bu yalanı ne de dışındaki. Yalan huzuru siler süpürür. Böylece huzurun eksikliği gündelik yaşamı karartmaya başlar… 

Yolunda gitmeyen birlikteliklerde, var olmayan huzur içinde, var olduğumuzu varsayarak hiç hoşlanmadığımız zorunlu bir yaşama başlarız. Öyle anlar gelir ki çığlık çığlığa bağırarak bitmesini isteriz bu kabusun. Bazen de öyle anlar gelir ki dışımızda sessiz ancak iç dünyamızda oldukça gürültülü katlanırız bu kabusa. Uzun yıllar boyunca…

Yetiştiriliş tarzımız, içinde büyüdüğümüz çevre, aile yapımız ve zaman faktörü baskılara dönüşür. Üstümüze gelirler ağır ve emin adımlarla. Dönüşü olmayan bir yoldur bu çiftler için… Yürüdüğün ancak mola vermek istediğin de bile yola devam etmek zorunda olduğun bir süreçtir. Ne hikmetse bu yolda olduğun süreçte; araba beklersin, geçmez; kahve içmek istersin, bulunmaz. Olumsuzluklar zinciridir adeta… Bir sürü işaretler görürsün bu dönüşü olmayan yolda. Ancak hepsini geçtikten sonra fark edersin. Hiç birini zamanında yakalayamazsın ki çözümleyebilesin. Saklambaç oynar gibisindir işaretlerle. Bir süre sonra işaretlerde fark edilmez olurlar çiftler tarafından.

Aslında içinde bir yerlerde hep bilirsin. Bilen tarafın hep farkındadır. Sadece isimlendirmezsin. Sorun vardır ancak ismi yoktur. Böylece senin olmaz. Sana ait olmazsa yola devam edebilirsin. Bir şekilde yolda kalmak zorunluluğu vardır. Bilemediğin, anlamlandıramadığın. Hep ‘Ben çıktım, oynamak istemiyorum’ dersin ancak kimse duymaz. Çünkü sessiz söylemektesindir. Belki de duysalar da aldırmazlar. Kim bilir…

Zaman akıp gider ve çiftler başka bir seçenek olup olmadığını sormak isterler, isterler, isterler. Ancak bir türlü soramazlar. Kala kalırlar o çiftler o yolda, bir başlarına… Ve bir türlü özgürleşemezler. Ara sıra duyulur etraftan ‘ Keşke…’ diyen sesleri. Zamanla o sesler de duyulmaz olur…

İnsanın hakikatle başa çıkabilmeyi öğrenmesi gerekiyor hem de zaman kaybetmeden. Öğrenmeli ki hayatın her aşamasında yeri geldiğinde kendinle bile başa çıkabilmeyi becerebilsin…

Sevgiyle kalın,

Sy

2 Şubat 2013 Cumartesi

Sanki korkmak hayatta olduğumuzun bir göstergesi gibi…


Korku hayatta kalabilmenin bir şeklidir derler. Ya da tehlikeyi önceden sezebilmekle alakalıdır derler korku için. Ya da sadece korkmaktır korku. Neden, kimden, niye korktuğunu bilmeden, öylesine korkmaktır. Peki, nelerden korkarız?

Bu soruya kendi adıma cevap verirsem eğer, korku kendimden emin olmadığım zamanlarda sarıp sarmalar beni. Nerede olduğumu tam olarak bilemediğim anlarda. Çıkıp gelir yanı başıma. Ya da sevdiklerimden ayrı düştüğümde... Haber alamadığımda, seslerini duyamadığımda… Nasıl da sinsice çörekleniverir göğsümün orta yerine… Bazen de son derece basitçe çıkar ortaya. İyi yıkanmamış bir salata da hastalık korkusu olarak, ovulmamış bir banyoda mikrop kapma şekline bürünerek… Temizlik yaparken elektriklerin kesilmesi bile korkunun ortaya çıkması için yeterli olur. Yeterince hijyen olamama korkusu… Bu gerçekten de korku mu yoksa kaygı mı acaba? Sizce? Kaygı mı korkuyu besler yoksa korkular mı kaygıları doğurur? Sadece kaygı yok ki korkuyu besleyen; endişe var, sıkıntı var, öfke var… Ancak bana kalırsa korkudan önce kaygı hep vardır. Hatta kaygıyı kaybetmemek adına korkunun doğuşuna şahitlik bile ederiz. Yeter ki korkalım… Sanki korkmak hayatta olduğumuzun bir göstergesi gibi…

Karanlıktan, böcekten, yüksekten, hastanelerden, mezarlıklardan, evde kalmaktan, ölmekten, hayattan, at binmekten, sınavda kırık not almaktan, araba kullanmaktan, asansörde kapalı kalmaktan, yangın çıkmasından, kuş gribinden, uçağa binmekten,  deprem olmasından… İstediğimizi ekleyebiliriz, yelpaze alabildiğine geniş. Peki ne yapmak lazım?Nasıl kurtulacağız bu korkulardan?

Bence duygularımızı soğanı soyar gibi soyup, içine, derine bakabildiğimizde bu korkuların kaynağını nihayetinde keşfederiz. Biz kaynaklı mı? Yoksa koşullu mu yani öğretilmiş korkular mı bunlar? Böylece ruhumuzu bu korkulardan arındırabiliriz. Özgürleşiriz… Korktuğumda, çoğu zaman kendimi bir köprü üzerinde hissederim. Sanki bu köprünün bir bacağı korkulardan, diğer bacağı ise cesaretten oluşmuştur. Ben de tam ortasındayımdır bu köprünün. Rezil olurum kendime… Tir tir titrerim, bardaktan boşalırcasına ağlarım. Ağladıkça açılır, ferahlarım. Sonra adım adım inerim korkumun yanına ve bakarım ona yakından. İncelerim. Ya kaldırır atarım ya da bir parça daha korkmak için, belki de son kez korkmak için yakından bakarım gözlerinin içine… İçime… Derine, en derine… Tüm cesaretimle…

Anlarım korkularımı, kendimi. Kendimle birlikte bana bu duyguyu yerleştirenleri. Neden korkuyormuşum? Bulurum cevabını. Bana zarar gelmeyecek şekilde söker atarım içimden. Temizlerim ortalığı. Kaçmam artık onlardan. Kaçmam kendimden. Savaşırım bu duygularımla. Bir kez ele geçirdim mi kaleyi, gerisi gelir zaten…

Her ne varsa içimizde duyguya dair, bizi oluşturan; bunları kabul ettiğimiz takdirde ruhumuzu güzelleştireceğimize inanıyorum. Duygunun her şekli bizim kendimizi tanımamız ve özümüze inmemiz açısından yetilerimizi arttıracaktır. Buna korkularımız da dahildir.  Korkularımızdan kurtulmakta da bizi ruhsal açıdan olgunlaştıracaktır. 

Sevgiyle kalın,

Sy


20 Ocak 2013 Pazar

2013 Paris Gezisi


Bunaldığımda başımı alıp gitmeyi sevdiğim şehirlerden biridir Paris. Bir diğeri ise Londra’dır. Kaç kere gidersem gideyim her seferinde farklı bir lezzet alırım bu iki şehirden. Asla bıkmam. Birkaç gündür eşimle birlikte Paris’teydik.

Paris hakkında ne söyleyebilirim ki? Fransa'nın başkenti olmasının yanı sıra, bilim, kültür, sanat alanlarında da dünyanın önde gelen merkezlerinden birisidir.  2000 yıllık bir tarihe sahiptir.  Şehir 20’ye kadar numaralanmış bölgelere ayrılmıştır. Bu numaralar Louvre’dan başlayarak dışarıya doğru spiral şeklinde artar. Dolaşırken yönünüzü şaşırmamak için Paris’i bir daire olarak düşünün. Seine Nehri, iki yanında dizilmiş olan Notre Dame, Louvre, Place de la Concorde, Arc de Triomphe ve Eiffel Kulesi gibi ünlü yapılarla bu daireyi ortadan ikiye böler. Sağ ve Sol Yaka, nehrin ortasındaki İle de la Cité ve İle de St Louis adaları üzerinden köprülerle birbirine bağlanır. Sağ Yaka’da  Place Charles de Gaulle, Champs-Elysées, Place de la Concorde, Palais du Louvre, Opera, Montmartre, Sacre C’oeur, Bastille yer alırken; Sol Yaka’da Quartier  Latin, Sorbonne, Jardins Du Luxembourg, St Germain des Pres, Montparnasse ve Eiffel Kulesi yer alırken, şehrin batısında ise yeni Paris olarak adlandırılan La Defense bulunur. 

Paris’e ilk gittiğim sene 1996 kışıydı. Avrupa oldukça soğuktu – 18 dereceler konuşuluyordu. Bu bizi engellememişti ve yılbaşını geçirmek için ailece kalkıp gitmiştik. La Defense’da bir otelde kalmıştık. Oğlum o zaman 9 yaşındaydı. Noel zamanındaki hareketlilik ve süslemeler çok hoşuna gitmişti. Disneyland’da boy sınırına yakalanıp (binilen aletlerin emniyet kemerinin bağlanabilmesi için belli bir boy sınırı gerekiyordu) bazı eğlencelere katılamadığı için de oldukça üzülmüştü. Daha sonra 1998 yılında şubat tatilinde bu geziyi tekrarladık. Boyu yeterince uzadığı içinde eğlence parkının altını üstüne getirmiştik. O zaman da oldukça soğuktu. Daha sonra eşimle Paris'e  2000’ li yıllarda dört kez daha gittik. 

Araba kiralamak tavsiye edeceğim bir olay değil, trafik yoğunluğu fazla. Belli gün ve saatlerde İstanbul’u aratmayacak şekilde tıkanabiliyor. Bu yüzden Paris'te yürüyüşe çıkmak yaşanabilecek en büyük zevklerden biridir. Büyüklüğüne rağmen, iyi planlama yaparsanız tüm şehri, bir gün içinde, baştan sona yaya gezmek mümkündür. Her gördüğünüz café’ ye girmeden ve her dükkana dalmadan iyi kötü bir fikir sahibi olursunuz. Gidilecek mesafenin iki duraktan az olduğu durumlarda, metroya binmektense yürümek ise şehri tanımak açısından en iyi seçim olacaktır. Seine nehrinde tekne gezisini daha önceki yıllarda bir kez gece bir kez de gündüz saatlerinde olmak kaydıyla iki kere yapmıştım. Bu gezilerde şehir hakkında bilgi sahibi olmanız için yeterlidir. Daha sonra ne tür bir gezi planladıysanız onu uygulamaya koyarsınız. Uzun yıllardır tur acentesi ile seyahate çıkmak yerine kendi başıma gezmeyi tercih ediyorum. Yürüyerek, kaybolarak gezmeye bayılıyorum. Bilindik adresler yerine ara sokakları arşınlamaktan büyük keyif alıyorum. Kimsenin bilmediği ara dükkânları keşfetmeyi seviyorum.

Ortaokul ve liseyi Notre Dame De Sion’da okuduğum için Fransızcam oldukça iyidir. Bu gezide fark ettiğim bir ayrıntı ise yabancı dili küçük yaşta öğrendiğinizde asla unutmadığınız oldu. Geçen yıllarda İspanyolca öğrenmiştim. Şu an aklımda fazla kalmadığını söyleyebilirim. Her seferinde biraz mesai harcamak gerekiyor hatırlamak için. Oysa 12 yaşındayken öğrendiğim bu dili artık kullanmasam da unutmuyorum. Zihin çok ilginç işliyor doğrusu.

Her gidişimde Louvre Müzesini, Notre Dame Kilisesini mutlaka gezerim. Bu iki ziyaret – eşim ise tavaf etmek diyor- benim için “Paris Ritüeli” haline geldi sanki. Louvre’u bir günde gezmek, iki güne sığdırmak bana göre imkânsız. Bu yüzden her gidişimde daha önce uğramadığım bir köşesini geziyorum. Her koridoru, her galerisi içime işliyor sanki. Orada kaybolmayı da seviyorum, böylece gözümden kaçmış bir başka bölümde buluveriyorum kendimi. Bu sefer ki gezişimde bana eşlik etmesi için Dan Brown’u da davet ettim. Koyu bir sohbete giriştik zihnimde. Da Vinci Şifresi’nde yer alan galerileri ve resimleri hatırlamaya çalıştım. Kutsal Kase’nin nerede olabileceğini hayal ettim. Birden kendimi kriptoloji ajanı Sophie Neveu edasıyla galeriyi arşınlarken buldum ve kahkahalarıma zor hâkim oldum.

Notre Dame Katedrali 2000 yıldan bu yana dinsel işlevini sürdürmektedir ve birçok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Ziyaretçi defterini imzaladım, bir kaç cümle karaladım içine. Kendimi devlet görevlisi gibi hissettim bir anlığına. Her zamanki gibi Pont-Neuf' den geçerken âşıkların simgesi olan kilitlerden satın aldım, üstüne kalp çizdim. İçine eşimin ve benim adımı yazdım. Kilitledim. Anahtarını da nehre savurdum. Böylece aşkımızı bir kez daha mühürlemiş olduk. 

Eiffel’in resimlerini çekmekle yetindim uzaktan. Hava o kadar soğuktu ki oraya uğramaktan vazgeçtim. İlk kez gidecek olanlara mutlaka uğramalarını tavsiye ederim. Ancak havanın soğukluğu Seine Nehri kıyılarında bulunan sahaflara uğramama engel olmadı. Pont St Michel ile Pont des Arts arasındaki rıhtım boyunda sıralanmışlardır bu sahaflar. Burada kitaplar haricinde kartpostallar, dergiler de bulabilirsiniz.

Sokaklarda rastgele köşe başlarına park etmiş Lamborghini veya Ferrari marka arabalar çıkıyor karşınıza. Üstlerinde ‘Sür beni’ yazıyor. Bu arabalara 20 dakika için 89 Euro ödeyerek Paris’te tur atabiliyorsunuz. Champs Elysées üzerinde Abercrombie’nin bir mağazası var. Kocaman demir kapılardan geçiyorsunuz ve ağaçlıklı harika bir yoldan yürüyerek müze kapısı gibi görkemli bir kapıya geliyorsunuz. Sizi karın kasları ortada genç bir adam karşılıyor. Dışarısı -7 ve yarı çıplak bu genç sizi içeri buyur ediyor. Oldukça şık döşenmiş ve loş bir mağazada kulaklarınızı tırmalayan yüksek müzik ve özenle seçilmiş satıcı personel eşliğinde mağazayı turluyorsunuz. Bütün satıcıların ortak bir noktası var: kızlar Paris’in en güzel kızları; erkekler ise Paris’in en yakışıklı delikanlıları. Bir şey sorduğunuzda cevap alamasanız da görsel bir şölen sunuyorlar size.

Bu gezide beni en çok etkileyen şeylerden biri, Louvre’da, mola verdiğim esnada, cafélerden birine oturmak üzere yaklaşan bir kadın oldu. Sarı saçlı, zayıf uzun boylu bir kadındı. Yanında tasmalı bir köpek vardı. Koluna giren birisi ona açıklamalar vererek yürümesine yardım ediyordu. Bu görme engelli bir turistti, yanındaki de eğitimli köpeğiydi. Müze görevlisi eşliğinde turlamaktaydılar.  Bir anda tüylerim diken diken oldu.  Bu görme engelli kişi sırf o mekânın enerjisini hissedebilmek adına koridorlarda dolaşıyordu. Kendimi bu güzellikleri görebildiğim için çok şanslı hissettim ve teşekkürlerimi sundum Yaradan’a. O kişiye de büyük bir hayranlık duydum ve herkesin bilinç olarak bu seviyeye gelebilmesini diledim. Bazen engeller gözle görülebiliyor bazen de öylesine derinlerde oluyor ki… Tüm engellerin bir gün keşfedilip, kaldırılması dileği ile…

Beni etkileyen bir diğer ayrıntı ise Parislilerin ne kadar değişmiş olduğuydu. Uzun yıllar Fransızlarla çalıştım. Her ayrıntısını, her bölgesinin aksanını o kadar iyi bilirdim ki.  Ufaktan bir hayranlık duyardım bu ülkeye, içimize işlemişti bu ekol. Neden sonra ilk seyahatimden aklımda kalanlar ise Parislilerin kaba ve kendini beğenmiş halleri olmuştu. Sadece kendi dillerini konuşurlar, başka dilde sorulan sorulara cevap bile vermezlerdi. Sanki tüm dünya Fransızca bilmek zorundaydı. Oysa bugün her yerde her dil konuşuluyor artık. Menülere sıradan lokantalarda bile İngilizceyi, İtalyancayı, İspanyolcayı eklemişler. Hangi dilde sorarsanız o dilde cevap alıyorsunuz. Her daim “Merhaba” derlerdi ancak gülümsemezlerdi. Daha güler yüzlü olmuşlar. Bana sorarsanız bu değişim biraz fazla hızlı olmuş ve Paris’te gerçek Parisliye rastlamak neredeyse imkânsız hale gelmiş. Acaba değişmeden suratsız ve sadece kendi dillerini konuşarak mı kalsalardı? Bilemedim, kararsız kaldım…


Gezmek, görmek, sırları keşfe çıkmak… Seyahat etmek benim için çok heyecan verici bir olay. Yeni yaşam tarzları, yeni alışkanlıklar, yeni hayatları yerinde ve o an’ da keşfedebilmek. Gerçekten güzel deneyimler benim için. Ülkeler değişiyor, insanlar değişiyor, ben değişiyorum. Hayata bakış açım değişiyor.  Bazen öyle insanlarla karşılaşıp birlikte zaman geçiriyorsunuz ki, normal yaşamınızda bunun gerçekleşmesi neredeyse imkânsız. Öyle yerler gezip, öyle şeyler tadıyorsunuz ki kendinizi sınadığınız hissine kapılıyorsunuz ara sıra. İşte seyahat etmek tüm bu deneyimleri yaşatıyor bana. Louvre Müzesini gezerken gördüğüm engelli turistin bana o anda hissettirdiklerini, başka bir yerde aynı hazda hissetmem, yaşamam mümkün olabilir mi? Oluyor… Eğer ki hayatın zenginliğine ve ihtişamına kendinizi kapatmazsanız, oluyor… Hayat tüm muhteşemliğiyle bizim keşfetmemizi bekliyor. Oralarda bir yerlerde... 

Bazen çok kısa bir an için bir başkasına son derece basit gelen bir şey beni mutlu eder. O anın keyfini alabildiğine yaşarım ve içime alırım o hazzı. Her düşündüğümde de tekrar tekrar duyumsarım. Mutlu olurum. Bunu yapabilmek için de görmeyi bilmek lazım bana kalırsa. Tüm güzellikler önümüzdedir. Bizi beklemektedir. Yeter ki görmeyi seçelim. Sözlerime son verirken gezmeye ve görmeye mutlaka zaman yaratın diyorum. Motosiklet meraklıları Avenue Grande Armée 'ye bolca vakit ayırın. Sağlı sollu bir sürü markanın mağazası mevcut. Bu gezide yemek yiyip zevk aldığım bazı restoranların adreslerini de paylaşıyorum. Yolunuz düşerse diye…

Sevgiyle kalın,

Sy

L’entrecote de Paris  29 Rue de Marignan 75008 Paris

Zen Garden  15 Rue Marbeuf 75008 Paris

La Farnesina 9 Rue Boissy D’Anglas







12 Ocak 2013 Cumartesi

Yavru kuş yuvadan uçuyor…


Zamanı gelmiş miydi? Bilinmez… Herkesin kendine göre bir zamanı var çünkü. Bana göre 18 yaşından itibaren bu deneyimi yaşamalıydı. Babaya göre şu an bile fazla erken, gerek yok.  Kendisi bir ay öncesine kadar hiç dile getirmemişti. Hayatından memnundu. Oysa aniden bir pazar öğleden sonra karşımıza geçti ve “Ben ayrı eve çıkıyorum” dedi. Öylece baktık, baka kaldık.  Evden çoktan ayrılması gerektiğini oğlum hariç herkese yeri geldikçe dillendiren ben, dondum kaldım… Baba sanki ruhunu teslim etti… Nasıl istersen dedik… Çünkü ebeveynlik cesaret ister. Cesaretin olursa eğer müdahale etmezsin. O da böylece bilmediği dünyaların peşine düşer, keşfeder… İşte o zaman ebeveyn olarak çocuğunu izlemenin keyfi hiçbir şeyle kıyaslanamaz… Bu adam 20 günlük bebekken yalancı emziğini tanıyor, bir diğerini verdiğimde, almayıp diliyle itiyordu. Bunu yaparken de gözlerini gözlerime dikiyor dikkatle bakıyordu bana. Şimdi evden ayrılacağını tebliğ ederken de, gözlerini gözlerime dikerek dikkatle bana bakıyor ve tepkimi algılamaya çalışıyor… Yavru kuş yuvadan uçuyor…

Yaklaşık 5 aydır çalışıyor, birikimini yaptı ve kararını aldı. Sıra uygulamaya geldi. Keyifle bir ev aramaya giriştik. Maaşınla zorlanmayacağı bir ev aradık, aidatı düşük, kirası makul. Bulduk. Sonra evdeki bazı eşyaların toparlanması, ilave yeni eşyalar, perdeler derken beni bir heyecan dalgası sarıverdi. Değişiklikler beni hep heyecanlandırır zaten. Heyecan dalgasının yanı sıra eş zamanlı hissettiğim hüzün, tedirginlik, endişe, merak ise oldukça ilginçti. Bir anda bu kadar duygu ile harmanlanınca ortaya karışık mevsim salata tadında bir Selcan çıktı. Kendimi izlemekten yorgun düştüm doğrusu. Keyifle perdeyi seçip, cep telefonumla kumaşı fotoğraflayıp, gelen cevabı okurken aniden gözyaşlarına boğulup “ Evet bu renk olsun lütfen“ derken ağlayabilir miyim? Evet, ağlarım… Ağlarım ben bir anneyim. Yavrusundan ayrılmaya hazırlanan bir anneyim… Bunu her daim istemiş ancak zamanı gelince de üzülen bir anneyim…

Nihayetinde beklenen gün geldi ve bugün taşındı oğlum. Montajlar yapıldı, elektronik eşyalar bağlandı ve tatlı bir yorgunlukla eve döndük. O ise yeni evinde kaldı… Şu an ev boş. Hem de bomboş… Bir insan bu kadar yer kaplar mı? Kaplıyormuş. Bu kadar doluluk hissi verir mi? Veriyormuş. Bu üzüntümün geçici bir süre devam edeceğini sonra yerini tatmin duygusuna bırakacağını biliyorum. Görevini başarıyla tamamlamış olan bir ebeveynin tatmin duygusu kaplayacak çevremi… Buram buram kokacak… Ayrıca bu deneyim bana oğlumun ne çok şey bildiğini de gösterecek. Benden bile daha iyi bildiğini hem de. Bende ebeveyn olarak üzerime düşeni yapmış olduğumu hissedip huzurla dolacağım. Onda dirilik var, tazelik var, yaşama karşı bir merak ve açlık var, müthiş bir cesaret ve özgüven var.  Yolu açık olsun…

Hüzünlü duygulardan kolayca sıyrılmanın yollarından biri de mekân değişikliğidir. Bu yüzden kısa zamanda bir seyahat planlamak beni kendime getirecektir. Herkesin hayatı kendisine aittir ve herkes kendi hayatını seçtiği şekilde yaşayacaktır diyorum  ve gözyaşlarımı silerken aynada kendime bakıyorum. “Mutlu ol çünkü oğlun kendi başına durabiliyor artık“ diyorum…

Sevgiyle kalın,

Sy

29 Kasım 2012 Perşembe

Yardım edin ki yardım görün


Birkaç gündür yardım kelimesini sıkça düşünüyorum. Kafamda ölçüp biçiyorum. Ne anlamda sorguluyorum bu kelimeyi acaba? Birisine yardım etmek mi istiyorum? Yol mu göstermek istiyorum? Birisinin başı mı dertte? Benim başım mı dertte? Sorular böyle akıp giderken – kaldı ki soru sormanın gerçeğe ulaşmak için harika bir yol olduğunu düşünüyorum- buluverdim aniden aslında gerçekte neyin peşinde olduğumu. Yardım kelimesi ile birlikte niyet kelimesinin peşindeydim. Niyet konusunda yardım mı almam gerekiyor acaba? Yoksa niyet konusunda birisine yol mu göstermeliyim? Yoksa sadece dikkatleri niyet kelimesine mi çekmek istedim. Dikkat ve niyet…

Zorlukların insanı olgunlaştırdığı konusunda nefis deneyimlerim var.  Her nasılsa bu deneyimleri yaşarken de kendimde oluşan değişikliklerin farkında olmayı başarıyorum. Nasıl derseniz niyetin varlığı sayesinde diyebilirim. Hangi zorluğun içinde olursam olayım niyetim sayesinde karmaşa yaşamadan- ya da yeterince yaşadıktan sonra- o durumun içinden çıkabilmişimdir. Niyetinizi dinlediğinizde, niyetinizin ne olduğunu tam olarak tespit edebildiğinizde içinizdeki güçle kontak kurabilirsiniz. Bunun içinde ihtiyacınız olan tek şey dikkatle niyetinize odaklanmaktır…

Dikkat kelimesini ele aldığımda şimdiki an’ın ve o ana odaklanmanın derinliğini gözlemleyebiliyorum. Çünkü dikkat içinde bulunulan anda dikkat edilen bir şey demektir. Bir şey dikkatinizi çektiği anda sadece dikkat eder ve böylece detayları seçebilirsiniz. Diğer düşünceler algınızdan çıkarlar. Sadece dikkat ettiğiniz şey ve siz varsınızdır artık. Niyet ise karar verdiğiniz bir şeydir. Sizi bir konudan diğer bir konuya, ya da bir yerden diğer bir yere taşır. Böylece niyetlendiğinizi yapmak için istek duymaya başlarsınız. Çılgınca bir durum oluşur. İçinizde bir yerlerde enerji kaynamaya başlar. Zihniniz niyetinizle dolar, taşar. Ancak duygularınızda işin içine girer. Böylece karmaşa oluşur ve niyetinizin ne olduğuna tam olarak odaklanmakta zorluk çekmeye başlarsınız. Dikkatinizi toplayıp gözlerinizi niyetinize dikmekten başka çareniz kalmamıştır artık. An’a dönersiniz ve geçmişin labirentlerinden çıkarsınız yavaş yavaş. Niyetinizle baş başa kalırsınız…

Kendinize strateji geliştirirsiniz. Niyetlendiğiniz şey için isteğinizi güçlendirirsiniz. Sonra dikkatinizi sonuca ulaşmaya odaklarsınız. Bir de benim için niyeti hangi nedenlerle oluşturduğum da önemlidir. Bu nedenler benim için değerli iseler, o zaman niyetim bana ne güçlük çıkartırsa çıkartsın dikkatimi nedenlerime ve niyetime taşırım. Ve tüm gücümle orada kalmaya gayret ederim. Uzun zamandır içimde bir yerlerde bu niyetin var olduğunu fark edebilirsem eğer, dikkatim daha çabuk toparlanır ve kendimi sonuçtaki o parlak noktaya çekmeye, zafere ulaşmaya çabalarım adım adım. Her zaman hedefi basit bir şekilde ele almakta da fayda vardır. Böylece birinci adım, sonra ikinci ve yavaş yavaş iyice sindirerek hedefime ulaşırım. 

Evet, niyetimi sonuca hedeflediğimde değerlerimi yaratırım. Bırakmayı düşündüğüm her ne ise yerine geçecek önemli bir değerim olmalıdır. Dikkatimi değerlerimde toplarım ve daha sonra hedefime yönelirim. Niyetim değerlerimi bulmaktır. Ve bulurum o değerleri. Ve bırakırım sigarayı…

Evet, sigarayı bırakıp yerine ilgili değerlerimi koydum. Hedefime ulaştım. Bıraktım, birkaç hafta oldu. Şimdi benim için önemli olan o hedefin daha da yukarısına çıkabilmek. Çünkü zorlanıyorum, hele bugün nasıl da kıvrandım. Hedeften şaşmamak içinde niyetimi güçlü bir şekilde hatırladım. Ne istediğime odaklandığımda gördüm ki başarmışım. Artık ihtiyacım olan şey ise hedefimde kalmayı başarmak. İşte bu yüzden kendime yeni bir niyet belirledim ve dikkatimi odakladım. “ Sigarayı bıraktım, bulunduğum yerde tam ve sağlıklıyım. Burada kalmak istiyorum.”

Evet, bu karmaşık satırların ardındaki gerçek benim tam tamına 34 yıllık arkadaşımdan, alışkanlığımdan, bağımlılığımdan kurtulduğumu anlatmak içindi. Aslında belli aralıklarla bu arkadaşımla olan beraberliğime ara verdim. Sonra tekrar birlikte olduk. Bu ayrılışımızın kalıcı olması dileğiyle sözlerimi çok sevdiğim bir özlü sözle noktalamak istiyorum:

“Bu hayatın en güzel ve en olumlu taraflarından biri de hiç kimsenin kendine yardım etmeden bir diğerine içtenlikle yardım edemeyeceğidir. Yardım edin ki yardım görün.” Ralph Waldo Emerson

Sevgiyle kalın,

Sy

4 Kasım 2012 Pazar

Kayıpların ardından ve ilişki üzerine


Hafta içi çok sevdiğim bir dostumu kaybettim. Toprağı bol olsun. Bu kayıp beni yirmili yaşlarıma götürdü. Bir süre gezindim oralarda. Unuttuğum duygularımı, yaşadığım deneyimleri gözlemleme fırsatım oldu. Kimini hatırlamaktan keyif aldım, kimisi ise hafif içimi burktu. Her ne olursa olsun iyi ki yaşamışım bu deneyimlerimi dedim çoğunlukla. Üzüntümü yaşadım, sevincimi yaşadım ve sonra buraya geri döndüm. Cenaze töreninde etrafımı eski dostlar çevreledi. Bazıları vardı ki oldukça uzun zamandır ne görmüştüm ne de haber almıştım. Ayaküstü yapılan mini sohbetlerle eskiyi ve şimdiyi harmanladık hep birlikte. Sonra herkes yoluna gitti…

Eve dönerken düşündüm,  bir insan iyi bir ebeveyn olamayabilir; iyi bir kardeş olamayabilir, iyi bir yönetici olamayabilir ancak iyi bir insan olabilir. Her ne kadar çelişkili gözükse de evet iyi insan olmak demek her alanda başarılı ve iyi olmayı gerektirmiyor bana kalırsa. Harika dost olan, iyi yönetici olan birisi berbat bir koca olabilir. İyi evlat olan birisi kötü bir ebeveyn olabilir. Başkalarıyla kurduğumuz her ilişkide başarı oranımız yüksek olacak diye bir kaide yok sanki değil mi? Var mı?

Yaşamda ilişkisiz geçen an yok gibi. Kimisi oldukça karmaşık oluyor kimileri de alabildiğine dürüst ve basit. Sanki kişinin kendi ile ilintili gibi…  Bazı ilişkilerde temel de bağımlılık var, bazılarında ise korku. Bir başkasında sahiplenme var, bir diğerinde adanmışlık…  Kimi ilişkiler vaz geçilmez oluyor, kimisi ise anlık. Kimileri de sürdürülmek zorunda oluyor bu ilişkilerin. Bana kalırsa en yorucu ve yok edici olanı da bu galiba. Temel de sevgi her sorunu aşar derler. Acaba aşamadığı yerler de var mı? Yoksa sadece kendimize duyduğumuz sevgisizlik ortadan kalkarsa diğer sorunlar sevgiyle aşılır mı acaba? Bu denli basit bir çözüm olabilir mi? Bana kalırsa evet. Bir insanın kendine sevgisi olmalı, alabildiğine dürüst ve koşulsuz bir sevgiyle sevmeli kendini…

İkili ilişkilerde her daim kelebekler uçuşur diye bir genelleme yok. Ara sıra şimşekler çakması da olağan bence. Yaşam akarken ilişkinin durağan olmasını beklemek doğru gelmiyor bana. Eskiden yaşadığım sorunlara bugün baktığımda- kendi hayatımda gözlemlediklerimi esas alarak – birçoğunun merkezinde kendimi görüyorum. Açık ve net… Eskiden kendimden ziyade başkalarının nasıl hareket ettiğini, nasıl tepki verdiğini bilinçaltı müzesinden çıkarıp kullanarak tepkilerimi oluşturduğumdan, sorunlarımın sürüncemede kaldığı zamanlar olurdu. Ne zaman ki kendi içime dönerek kendimi anlamaya zaman ayırdım o zaman ilişkilerim daha sağlıklı olmaya başladı. Çünkü daha sağlıklı ve daha kendim oldum. Daha doğrusu kendimle ilişki kurdum… İçimdeki ben ortaya çıktıkça, kaçacak yerim kalmadı; her sırrım- kendimden bile sakladıklarım- ortaya çıktı. Çözümleyince insan kendini, kendi oluyor gerçekten de… Bunu yapabilmenin sırrı da iyi insan olmaktan değil sabırlı olmaktan geçiyor. Bir insanın kendine sabrı olmalı bana kalırsa…

Bir cenaze, ikili ilişkiler ve yaşam…  Aşk ve sevgi… Evlilikler ve boşanmalar… Birliktelikler ve ayrılıklar… Affetmek ve yoluna devam etmek... Sevgili olmak, ilişkiye girmek, evlenmek, çocuk yapmak ve birbirini aldatmak… Boşanmak. Ardından gelen nefret ve öç alma isteği… Hayatın temel özeti bu mudur sizce? Boşanmalar, ayrılmalar ardından tekrar tekrar aynı kişilerle birleşmeler… İlkinde olmadıysa ikincisinde başarabilir mi çiftler? İlişkiyi bir diğerine karşı üstünlük olarak yorumladıkları sürece, hayır başaramazlar. Çünkü ilişki bütünlüktür, bütün olma çabasıdır. İki ayrı bireyin kendi bireyliklerini koruyarak bütünü oluşturma gayretleridir... Eğer kendimizden hoşnutsak, kendimizi biliyorsak, seviyorsak, saygı duyuyorsak her kim ile ilişkideysek keyif alırız. Asıl keyif aldığımız şey ise ilişki değil, özünde kendimizizdir. Bana göre…

İlişki esaslarına yoğunlaşmak gerekli mi her zaman? Geriye dönüp bakmak gerekli mi? Yoksa sadece akışına bırakmak mı hayırlı olan? Acaba her daim direksiyon da mı olmalıyız? Eşim motosiklet eğitimi aldığı zaman hocaları onlara viraja girdiklerinde ne yapacaklarını anlatırken;  ‘Hep en ileri en uç noktaya bakarak dönmekte olduğunuz virajın içine değil çıkışına bakın, eğer geriye bakarsanız düşersiniz’ derlermiş. Hayatımız da böyledir geriye baktıkça ilerleyemeyiz. Başkasının hayatını mahvetmeye çabaladığımızda aslında kendi hayatımızı yok etmeye çalışmakta olduğumuzu unutmayalım. İlişkilerimize sahip çıkarken önce kendimize sahip olmamız gerektiğini hatırlayalım…

Sevgiyle kalın,

Sy

27 Ekim 2012 Cumartesi

Sağlık dediğimiz nedir ki!


Yaklaşık dört sene öncesinden başlamış olan ve daha iki ay önce yeni yeni farkına varmayı seçtiğim omuz rahatsızlıklarım beni oldukça zorladı bu aralar. Kaç doktora gittiysem sayısız MR’lar ve dosyalar dolusu tahliller sonucunda herkes ağız birliği etmişcesine “Ameliyat” diye haykırdılar. Omuz başımdaki kemik doğuştan eğriymiş ve tendonumun giriş çıkışı esnasında hırpalanmasına sebep oluyormuş. Dolayısı ile cerrahi bir müdahale ile kemiği tıraşlayıp tendonuma yol açmak istediler. Kapı kapı dolaşıp çare arama aşamasında hayat kalitemde düşüşler olmaya başladı önce bedenimin sağ tarafı, sonrasında yavaş yavaş sağ kolum bedenimden istifa ettiğini bildirdi. Artık komut almıyordu benden, alsa da yerine getirmiyordu sağ kolum ve omuzum. Olur da yerine getirmeye çabalarsa inanılmaz ağrılarım oluyordu. Sonraki aşamada ise bu ağrılar kalıcı oldu ve  kolum hareket etmediği zamanlarda da omuzum için için ağrımayı sürdürdü. Sağ kolum belime doğru yaklaştı ve göbeğimin üzerine çöreklendi hiç kalkmamacasına. Bardağı taşıran damla ise yazı yazamamak ve araba kullanamamak oldu benim için. Akabinde yüzememeye ve yoga yapamamaya başladım.  Artık bir şeyler yapmam gerekiyordu, hem de acilen.

Sessizce köşeme çekildim ve seçeneklerimi arttırmak adına neler yapabilirim acaba diye düşünmeye başladım. Düşünürken elbette ki araştırdım ve sonuçta bulduklarımdan sonra ameliyat olmamaya karar verdim. Bulduğum tedavi yöntemleri bendeki rahatsızlıkta -donuk omuz- dahil olmak üzere sayısız dalda cerrahi müdahale olmaksızın iyileşme olanağı sunan tedavilerdi. Ne yazık ki omuzum fazlasıyla donmuşken, ağrılarım tavan yapmışken, omuzumun işlevini kazanması uzun ve meşakkatli olacakken (keşke daha erken bulabilseymişim bu tedavileri) kavuştum bu tedavi şekillerine. Bu tedaviler: Kayropraktik tedavi, nöral terapi ve manuel terapi olmak üzere üç bölümden oluşmaktaydı.

Her şeyden önce belirtmek isterim ki benim bu seçimim tamamen bana aitti. Ameliyat olmamı gerektirecek bir durum olup olmadığını araştırırken buldum bu yöntemleri. Ayrıca başvurduğum doktor Sn. Gürsel Velioğlu (kendisi şu an bu yöntemleri kullanarak beni tedavi etmektedir) tüm tahlil ve MR’larımı inceleyip yaptığı muayene esnasında ameliyat gerektirmeden iyileşebileceğimi söylediği için bu yöntemleri tereddütsüz seçtim. Evet, ameliyat olmayı reddetmiştim ancak bu son doktor da ameliyat önermiş olsaydı mecburen olacaktım. Evren güzel işliyor doğrusu, tanıklık ettim bu rahatsızlığım esnasında; neyi isterseniz o karşınıza geliyor.

Söylemeye çalıştığım şey şu; bazen ameliyat mutlaka gerekmeyebiliyor. Bıçak altına yatmadan önce kapsamlı bir araştırma süreci gerekiyor bana kalırsa. Dünyada alternatif tıp teknikleri her geçen gün başarısını arttırıyor. Ne yazık ki dünya tüketim üzerine kurulu bildiğiniz üzere. Bu sistem bir şekilde işlemek zorunda, savaşlar olacak, silahlar kullanılacak, ilaçlar tüketilecek, yeni hastalıklar icat edilecek, aşılar üretilecek, mikroplar adlandırılacak… Alternatif tıp ilaç firmalarının pek hoşlandığı bir alan değil. Çünkü ilacı, cerrahiyi mutlak gerekli olacakları zamana erteleyen ya da hiç bunlara gerek kalmadan hastaya iyileşme olanağı tanıyan bir dal. Hastalık ve belirtilerinden çok nedenlerine bakabildiğimizde iyileşme süreci çok basitleşiyor. Deneyimledim...

Kaybettiğim onca zaman sonrasında tedavim bir aydır haftada iki gün olarak devam ediyor, bayram sonrasında haftada üç güne çıkartarak süreci hızlandıracağız. Şu anda 20 dakika olmak kaydı ile yüzebiliyorum, yürüyüşlerimi yapabiliyorum. Gördüğünüz üzere yazmaya da kavuştum. Sinsi sinsi giren ve beni yoran ağrılarımdan eser kalmadı. Kolum ve omuzum % 45’lik bir iyileşme gösterdi bu zaman içinde. Sevgili doktorum Sn. Gürsel Velioğlu'na  ne kadar teşekkür etsem azdır...

Doktorumdan ve internet sitelerinden sizler için bazı bilgiler toparladım, adreslerini aşağıda sizlere sundum. İlginizi çekerse bir bakın, kulağınızın bir kenarında kalsın. Her daim iyiyi düşünerek, oluşturarak sağlık içinde yaşamanız dileği ile.

Sevgiyle kalın,

Sy

www.hastane.com.tr/saglik/kayropraktik-tedavi-nedir.html
www.anadolusaglik.org/tr/tibbi.../kayropraktik-manipulatif-tedavi
www.emelgokmen.com/noral-terapi-nedir
www.noralterapiizmir.com
www.manuelterapi.net/
www.istanbulftr.com/tr/manuel-tip-poliklinigi/c/57

30 Eylül 2012 Pazar

Konuşmamız gerek

Hollywood filmi izleyenler bilir. O filmlerde kahramanlar en olmadık an ’da bile konuşurlar. Diğeri de dinler ve sorun çözülür. Bu filmlerin en can alıcı cümlesi “Konuşmamız gerek” tir.  Ve konuşurlar da en kısa zamanda. Oysa gerçek hayatta böyle midir? Konuşmak sorunları çözmekten ziyade daha da arttırmaya yarayan en etkili etkenlerden biri oldu son günlerde. Genellikle de sonu tatsız bitiyor bu konuşmaların. Sorunlar çözülmediği gibi artıyor da. Eskiden ne zaman bu filmlerden izlesem ve sonrasında sorunum olan kişiye ‘Bu konuyu konuşmamız gerekiyor ‘desem aldığım cevaplar hiç de memnun edici olmamıştı.  Konuşmak istediğim sorun bir kenarda kaldığı gibi, o sorun daha nerelere bağlanmıştı inanılır gibi değildi doğrusu. En sonunda kendime hep şu soruyu sorardım: “ Bu mevzuya nasıl geldik biz? Asıl sorum neydi benim? Ben ne konuşuyordum?”

Bence durmadan konuşmak doğru değil. Keza biriktirip konuşmak da.  Üstelik bazen her şeyi dürüstçe ve açıkça ortaya koyduğumuzda da sorunlar çözülmüyor. Karşımızdaki kişi bu açıklığı ve dürüstlüğü kaldıramayabiliyor. Her sorunda empati yaptığımızda her meseleyi de çözemiyoruz. Salt dinlemek başarılı olunan bir alan ancak dinlemeyi de bilmek gerekiyor. Nasıl konuşmak gerekiyor o zaman? 3 düşünüp 1’ mi konuşacağız? Yoksa konuşmadan önce sessizce 10’ a kadar sayacağız mı her seferinde? Ortam gerilimli ise konuşmak ve düşünmek eylemleri rahatça nasıl uygulanabilir ki? Tartışırken insanın aklına hiç iyi şey gelmez ne hikmetse! Olay bittikten saatler sonra içimde patlayan yığınlarca düşünce olmuştur benim her zaman. Ne yapacağım? Nasıl konuşacağım? Susmak bir çözüm mü?

İnsanlar birbirini yeterince iyi anlayamadığı zaman karmaşa oluşuyor. Sonrasında da ayak diremeler baş gösteriyor. “Senin söylediğin doğru değil, ben haklıyım “ cümleleri sıkça sarf edilir etrafımızda duyarız. Bazen olaylar çabucak tatlıya bağlanır çünkü taraflar yanlış anlaşılmayı fark ederler. Konuşurlar, anlatırlar dertlerini ve asgari müşterekte buluşulur. Önemli olan konuşmaya başlanıldığında ne istediğinizi, ne anlatmaya çalıştığınızı net olarak ortaya koyabilmektir bana kalırsa. Sonrasında da karşınızdakine bir nefeslik süre vermelisiniz ki durumunu gözden geçirsin ve direnme baş göstermesin. Yanlış anlaşılmalar oluşmasın.

Konuşurken tarafların kendi düşüncelerini bir diğerine dayatmaya çalışmaları yaygın bir davranıştır. Ancak sorunları gidermez. O kişinin düşüncelerini alt etmeye çalışmak, o kişiyi alt etmeye çalışmakla aynı şeydir bana göre. Eğri ya da doğru, istediği şekilde düşünmeye hakkı vardır herkesin. Saygı duymak gerekir. O kişinin kelimelerini, düşüncelerini, duygularını göz ardı etmeden tekrar gerisin geri kendisine sunabilir ve bu konuda düşüncesini veya tepkisini gözden geçirmesini sağlayabilirsiniz. Evet, katılıyorum ‘Hayır ben haklıyım’ demekten daha fazla zaman ve çaba gerektiren bir yöntem ancak faydalı oluyor inanın.

Bir de o kişinin söylediklerinize ne tepki vereceğini anlamak da önemli bir ayrıntıdır bana kalırsa. Birbirini iyi tanıyan kişilerin konuşmalarında bu tepkileri ölçebilmek, birbirini iyi tanımayanlarınkinden daha kolaydır. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini aşağı yukarı kestirebildiğiniz kişilerle konuşurken siz de nereye kadar gidebileceğinizi bilebilirsiniz. Karşınızdaki kişi sizin için kapalı kutu ise daha da dikkatli olmak gerekiyor. Genelde önyargılarla hareket ederiz. Bilinçaltımız harekete geçer çoğunlukla dilimizden önce. Böylece meseleler büyür. Bu yüzden açık fikirli olarak dinlemek gerekir karşımızdaki insanı. Ardından da ne istediğimizi net ortaya koyabilmeliyiz çünkü her ne kadar kapalı kutu da olsalar, mutlaka bir açık vardır her zaman. Duygusal tuzaklara yakalanmadan o noktaya ulaşmak gerekir.

Son birkaç senedir kitaplar yayınladım, yazılar yazıyorum elimden geldiğince. Bazen bir çok kişiye hitap ediyor, bazen de belli kişilere. Ara sıra çok şaşırtan, mutlu eden tepkiler alıyorum ara sıra da üzmeye çalışan. Ben konuşma üslubumun kişisel almayan, yargılamayan ve saygılı olmasına gayret ediyorum. Yazılarımda da bu üslubu ve davranışı esas alıyorum. En önemlisi de ben hep şunu söylüyorum kendi kendime: “Birbirimizi daha iyi anlasaydık, ortada mesele kalmazdı. Ben kimseyi bir şeye ikna etmeye çalışmıyorum sadece kendimi düzeltmeye ve olmam gereken hal her ne ise ona ulaşmaya çabalıyorum.” Herkesi tanımıyorum, çoğunluk kapalı kutu oluyor. Yazdığım zaman bu ayrıntıyı aklımdan çıkarmıyorum. Tepkilere bakıyorum, kutuları açmakta fayda sağlıyor. Çok işe yarıyor. Meseleler azalıyor. Konuşmalar artıyor. Dinlemeler keyif veriyor. 

Sabırla davranarak, önyargılarından arınmış, öz iradesi ve farkındalığı ile olayları çözebilen çok az insan vardır ne yazık ki. Hiçbir şeyi kişisel almadan olaylara yaklaşan, değişik bakış açısına sahip biri olmak zor mudur? Değildir bana kalırsa çünkü insan isterse yapar. Bu güç ve yetenek insanda vardır. Hatırlaması yeterli olur. Yoksa da kazanabilir bu davranış şeklini. Boşuna dememiş Atalarımız  “Zararın neresinden dönülse kardır” diye…

Sevgiyle kalın,

Sy

25 Eylül 2012 Salı

Offf boşluk var, hissediyorum!


Bakıyorsun anormal derecede öfke dolmuş karşındaki. Zıp zıp zıplıyor, ağzından köpükler saçıyor. Korkunç kelimeler sarf ediyor. Onu rahatlatmak istiyorsun bir şekilde. Oysa öfkesini alırsan ve eğer o öfkeden ayrılmaya hazır değilse korkacak. Bırakmayacak öfkesini. Direnecek sana, kendine, etrafına. Korkunun esiri olacak bu seferde. Öfkenin yerine korkuyu yerleştiriverecek el çabukluğuyla. Kaybetmemek adına elindekini ister korku ister öfke, kendini bir kozaya hapsedecek. Kalıverecek içinde. Çıkacak çıkmasına da kozadan bir gün artık ne zaman isterse, ne zaman uygun olursa kendine. Ne zamansa zamanı kendinin, işte o zamanı bekleyecek kozanın içinde. Öfkeyle…

Öfkenin yerine korkuyu, korkunun yerine başka bir duyguyu koyma arayışındaysak eğer, boşluk doldurmaktan öte geçmez bu yaptığımız işlem. Hani hep duyarız “Evren boşluk sevmez” derler ya. O misal işte. Geçmişi affettim, haydi yola devam. Offf boşluk var, hissediyorum; alıver biraz gelecekten endişe. Koy güzelce geçmişin boşalttığı yere gelecekten birkaç zaman dilimini. Ohhh yaşasın gene endişe duyuyorum! Çok şükür doldu boşluklarım. Geldim kendime. Olur mu hiç öyle geçmişe bakma, gelecekle uğraşma, an’ da kal. Hiçbir halt yok ki bu an’ da canım. Öfkeli, kızgın, kırgın, küskün, bıkkın, endişeli kısaca nasıl olursam olayım, yeter ki yaşadığımı hissedebileyim. An dediğin kaç dakika, ne anlayacağım ki o kısa süre içinde ben? Oysa geçmiş öyle mi, bak kaç yıl yaşamışım, dolu dolu… Ya gelecek? Ne kadar yaşayacağımı Allah bilir. Karşıma neler çıkacak, başıma neler gelecek? Bunları düşünsem saatlerce kurabilirim. An’ da kalınca böyle mi Allah aşkına? Kaç dakika ki, kaç saniye ki?

Toplumsal huzur içinde bireysel huzuru yakalamak müthiş bir şey olmalı. Ne kadar zaman alırsa alsın, samimiyetle çalışmaya devam etmek gerekir. Bunu oluşturmaya çalışırken de bakmak la görmek arasındaki farkı ayırt edebilmek lazımdır. Kendine baktığında ne gördüğün ya da kendini görmek için nasıl baktığın önemlidir bana kalırsa. Baktığında gördüklerini değerlendirirken, alışık olduğun kalıplar içinde değil de, farklı formatlarda değerlendirebilirsen eğer, gördüğün her ne ise de harika sonuçlar çıkartabilirsin. Eğer toplumsal huzur yok ise, bu durumun bireysel huzuru yakalayanlar tarafından iyileştirilebileceğine inananlardanım. Her zaman hastalıklar bulaşmaz, mikroplar bulaşmaz, negatiflik yayılmaz. İzin verirsek eğer, iyilik ve huzur yayılır. Hatta sevgiyle buluşur ve daha da çabuk yayılır. Yayılırken de iyileştirir, tüm yaraları sarar…

Yolunda gitmeyen her şey alınması gereken bir derstir. Hatta diyebilirim ki böylesi olaylardan daha fazla şeyler öğrenmişimdir kendi adıma. Bu tip olaylar benim büyümeme ve gelişmeme olanak vermiştir. Bunlar sayesinde hayatımın akışkanlığı oluşmuştur. Böylece hep bir seviyeyi bitirip, bir sonrakine geçebilmişimdir. Aksi takdirde, filmin karesini dondurduğumuz gibi akılı kutuda yapıyoruz ya hani televizyon izlerken- hoş bende ne akıllı kutu var, ne de çok televizyon izlerim orası ayrı bir konu ya neyse- sanki hep aynı yerden devam ediyormuşum gibi olurdum hayatıma. Bir sahneden ötekine geçecekten donup kalarak… Oysa o yaşadıklarım ve hissettiklerim sayesinde, olması gerektiği şekli her ne ise hayatımın, oraya doğru yol alıyorum. Tecrübemin bana sunduğunu kabul etmeyi beceremediğim takdirde, aynı olayları tekrar tekrar yaşarım. Ta ki o dersi alana kadar. İyisi mi bakmak, görmek ve kabul etmek üçlüsünü devreye sokmak her daim faydalı olabilir. Bana göre…

Bazen hep aynı konuları tekrar ediyormuşum gibi geliyor. Yazdıklarımı okuduğumda dürüstlük, değişim, an’ da kalmak kelimelerini sıkça kullandığımı fark ediyorum. Bunları sizden ziyade kendime tekrar ediyorum sakın üstünüze alınmayın. Değişim süresince ceplerimden çıkarıp attıklarımın yerine bir şeyleri almak durumunda hissetmemek için yapıyorum bu tekrarlamaları. Değişimin kalıcı olabilmesi için farkında olmak konumunun hep açık olması lazım. Ara sıra pilimi de şarj ediyorum ki yayınım kesilmesin…

Değişimin en güzel yanı geride bıraktıkların her ne ise bir daha gerisin geri içeri almamaktır onları. Değişiyorum deyip, sonra boşluk kalacak diye korkup, bir yere bıraktıklarını koşar adım geri gelerek toplayıp her ne bıraktıysan alıyorsan tekrar içine, değişir gibi yapıyorsundur sadece. Kandırma kendini, değişmek için dürüstlükten yardım iste. Duyacaktır seni…

Önce kendimize izin verelim. Huzuru yakalayalım ve sonrasında bırakalım evren hep yaptığı gibi, alsın bu yaydığımız huzuru, neşeyi, iyiliği, güveni, sevgiyi ve doldursun tüm boşlukları. Onarsın…

Sevgiyle kalın,

Sy

18 Eylül 2012 Salı

Ben hep sevilmek istedim…


“Ben hep sevilmek istedim” dedi arkadaşım sohbet ederken. Fark ettim ki sohbet etmiyoruz aslında. Hayatından çok önemli bir bölümle yüzleşiyordu. Her nedense öylesine zamansız ve geldiği gibi çıkmıştı içinden bu duyguları. Dinlemek gerekiyordu. Yorumsuz. Sakince. Anlayışla. Ders çıkartmak lazımdı. Bazen birine bir şey söylersin aslında kendine söylüyorsundur. Bazen birisi bir şey anlatır ve o anlatılanlar ışık saçar. İçimizdeki karanlık noktalara ulaşır. Öyle bir andı işte…

“Hep de sevildim. Ne zaman ki bana sunulan sevginin, bana özel değil, başkalarına verilenle aynı olduğunu anladım, sevgim yok oldu. Sevemedim bir daha aynı dozda. Çıkar ve beklenti girdi sevginin içine. Sevgi önemsizleşti. Arayışlar oldu, kaçınılmazdı sanki. Başkalarında aramaya başladık sevgiyi. Mutluluk peşine düştük. Eşimle sorunlarım olunca çocuklara sardım. Boşluğu onlarla doldurmak istedim. Bilemedim ki onların kendine ait dünyaları var ve ben o dünyaları ezip geçmekteyim. Fark edemedim. Benim ailem, ebeveynlerim mutsuzdular ben büyürken. Bir olamıyorlardı, ayrı ayrı bir olmaya gayret ediyorlardı. Kendi ayrı dünyalarını tokuşturup birleştiremiyorlardı bir türlü. Böyle olunca da iki ayrı dünyanın kapıları açılıyordu. O kapılar hiç aynı yere çıkmıyordu. Öyle olmayacağım dedim. Oldum. İki ayrı dünyada var oluyoruz eşimle. Ortak alan var bir tane, onlar da çocuklarımız. Mutsuzum” dedi ve sustu…

Zorlamadım devam etsin diye. O her neredeyse zihninde, bıraktım kalsın diye. Ben daldım gittim düşüncelere. Söylediklerine, söylemediklerine, söyleyemediklerine daldım gittim. Gerçekten de bazen iki ayrı kapı var mıdır? Aynı avluya mı açılır o kapılar? Bazen de tamamen farklı yerlere açılabilir mi?

Çocukken sevginin ne demek olduğunu bilmeden severiz. Öylesine. Çıkarsız, karşılıksız, bilinçsiz, koşulsuz adına her ne dersek diyelim salt sevgidir işte o duygu. İçimizden gelir, tanımlanmamıştır zihnimizde henüz. Eğer bir duyguya “sevgi” etiketini yapıştırmak istiyorsak, o tanımladığımız duyguya bir ad vermek istiyorsak; işte o andaki duygudur sevgi. Adı odur. Anlamı odur. Bana göre sevgi dediğimiz şeyin sevgi olmadan önceki halidir. Olduğu gibi...

Çocukken yaşadığımız yerdeki "sevgi” önemlidir. Kalıplarımızın istem dışı yerleştiği zamanlardır bunlar.  Otomatikleşmiş sevgi, ihtiras, aşk, seks varsa o anlarda, doluşur zihnimize. Pırıl pırıl olan zihnimiz puslanır yavaş yavaş. Sonra biz kendi ailemizi oluşturduğumuzda, çıkar gelirler önümüze. Yatarlar yaşantımızın üzerine, karartırlar bize ait olanı. Sevgisizliği, ilgisizliği, şefkati başka yerlerde aramalar başlar. Başka partnerler, keyif verici farklı yerler ve durumlar, çeşitli takıntılar gelir ardı sıra. Bu anlar nerede olduğunu, ne yaptığını fark edemediğin anlar silsilesidir. Ya da bilip de ötelediğin anlardır bunlar. Hem bilinçli hem bilinçsiz bir hal oluşmuştur. Hem dibine kadar farkındasındır, hem de değilsindir... Hayat giderek katlanılmaz bir hale gelir. Kurulu düzen, bozulmuş düzen, dağılmış düzen kavramları ortaya çıkar. Gözyaşları, uykusuz geceler, kararsızlığın karamsarlığı kaplar içimizi, dışımızı…

Evlilik, birliktelikler, ilişkiler, dostluklar, arkadaşlıklar sevgiyle büyürler. Her zaman tek kapı olmaz. Her zaman aynı yere çıkan farklı kapılar olmaz. Her zaman farklı yerlere açılan aynı kapılar olmaz. Birden fazla kapının, aynı kapının veya tek bir kapının önemi de yoktur ki… Önemli olan bazen sadece kapıyı fark etmektir. Nereye açıldığının o kadar da önemi yoktur. Önce kapıyı görmek gerekiyor bana kalırsa. Gerisi kendiliğinden gelir…

Böyle ortamlarda yetişen çocuklarda karşı cinse dair olumsuz yargı ve duygular oluşur zamanla. Sevginin gerekliliği ve sürekliliği tartışmaya açılır. Sevgi oluşan ve kaybedilen bir hale dönüşür. Oysa sevgi hep vardır içimizde. Ara sıra sıkışır sadece. Yer açmak gerekir… Sahiplenmeyle sevgi birbirine karışır, düğüm olur. Oysa aynı şey değildir ki bana göre… 

Sevgi her şeye, her yere yeter. Dört bir yanı kaplayabilir eğer istersek. Paylaştığımız takdirde sevgiyi; daha da artar, yayılır… Paylaştığından, verdiğinden fazlası sana geri döner zaman içinde veya o anda… Görmeyi bilmek, hissetmeyi tanımak yeterli olur takip edebilmek için sevginin kendine has yolunu… O yoldan şaşmamak gerek bana göre. Sevgiyi kucaklamak gerek…

Sevginin yolunda ve sevgiyle kalın,
Sy

17 Eylül 2012 Pazartesi

Çocuk ve alabildiği kadarı ve eğitim…


Sabah bir dostumla konuşuyordum. Karşılıklı nostalji yaptık, çocuklarımızın okul hayatıyla ilgili. Nasıl da birbirimizi arar, “Yeni dönem hayırlı olsun” derdik. Bizim çocuklarımız yolunu buldu, devam ediyorlar… Darısı sizlerin başına… Oğlumun ve kızının okul hayatı boyunca- üniversite de dahil- birlikte geçirdiğimiz yılları konuştuk. Şimdi baktığımda anlamsız debelenmeler ile geçirdiğimiz yıllarmış o yıllar. Çocuklar debelenmiş, biz ayrı yerde debelenmişiz. Sahi niye yapmışız acaba?

Debelenmek derken gerçek anlamda söylüyorum bu kelimeyi. Ne yaptığımızı bilmeden, söylenenleri dinlemişiz ve her ne konulmuşsa önümüze eğitim adına kabullenmişiz bir süre, çocuklarımız için.  Sonra çocuklarımızın bizi yönlendirmesi ile doğru sulara yelken açmışız. Evet, çocuklarımız buldu doğru yolu biz ebeveynler değil. Oldukça da zorlandılar açıkçası. Bakış açıları, istekleri, yaptıkları farklı olan çocuklardı bunlar. Ne istediklerini biliyorlardı. Bize kalan şey yollarında durmamaktı. O zamanlar net algılamamıştık yoldan çekilmemiz gerektiğini. Sonrasında fark etmiştik bu çocukların her ne istiyorlarsa yapacaklarını. Kendi istedikleri zaman ve yerde, hazır olduklarında… Bugün ise fazlasıyla net görebiliyoruz artık. Çocuklar ne istediğini bilir, ne zaman alması gerektiğini bilir ve ne kadar alabiliyorsa o kadarını alırlar. Zorlamamak gerekiyor. Çocuklar biliyorlar. Bu süreç ebeveyn ve çocukların birlikte keşfetmeleri gereken bir süreç bana kalırsa…

Geçenlerde bir yerlerde konuşmalar çalındı kulağıma. İki hanım çocuklarını hangi okula vermeleri gerektiği hakkında konuşmaktaydılar. Bu okul iyi, şu daha iyi, üniversite başarısı yüksek, yabancı dil eğitimi daha iyi, parası daha makul… Alfabenin her harfinin adını verdiği meşhur sınavları geçmişti bu çocuklar. İlkokul, sekiz yıllık eğitim- şimdi ise dört ve katlarından oluşan bir sistem var- ve sonrasında ortaya çıkan meşhur harfler topluluğu ile test edilen çocuklardı bunlar. İki anne konuşmaktaydı bu çocuklar için. Kendi yaptıkları araştırmalardan bahsederken, çocukları şu ana kadar eğiten herhangi bir uzmanın yönlendirmesi yoktu, mevzuların arasında. Çocukların ne istediği de yoktu bu konuşmalarda… Ortaokulda – benim zamanımda adı ortaokuldu şimdi hangi dördün nesi tam çıkaramadım-yapılan sınavlara sokmuşlar evlatlarını ve kazandıkları yerleri karşılaştırmaktaydılar. Sınav sonuçları değerlendirilirken çocuğun adı yoktu bu konuşmada… Çocuklarının bireysel becerilerini ve ilgi alanlarını, bireysel öğrenme hızlarını ve karakter özelliklerini konuşmuyordu bu anneler. Alınan sınav sonuçlarına göre okul seçme aşamasındaydılar. 

Eğitim sistemini çocuktan yola çıkarak kurmak gerektiğine inananlardanım. Doğrusu bu bana göre. Mevcut sistem uyum sağlamayanı dışlamak üzerine kurulmuş. Oysa dışlanacak çocuk yok ki… Öğrenmek isteyen çocuk var... Sisteminde bu isteğe uygun olması gerekiyor. Çocuğu neden sisteme uydurmaya çalışalım ki…

Her çocuğun bir öğrenme, alma, uygulama süreci vardır, içseldir bu süreç. Dışarıdaki mevcut sisteme uymayabilir. O zaman bu çocuk neden sistem dışına itilir ki? Neden bu çocuğa çeşitli sıfatlar yakıştırılır ki? Neden zekâsı kategorilere ayrılır ki? Neden ilaç verilmesi önerilir ki? Bu düşünce, yaklaşım ve uygulamalar, mevcut eğitim ve öğretim sistemine çocuğu uydurmak adına; çocukta doğuştan var olan kişisel sistemin; kapatılması, köreltilmesi, yok edilmesinden başka bir şey değildir bana göre… Çünkü her çocuk açık algıyla doğar. O algıları kapatan bizleriz bu eğitim sistemleri ile…

Ebeveyn olarak görevimiz çocuklarımızı -biz olmadan veya bize rağmen - ayakta durabilecek öz güvenle yetiştirmektir. Eğitimin amacı da bu konuda bizi desteklemek olmalıdır. Çocuklarımız kendi başlarına dimdik durabilmelidir. Bağımsız bireyler olmaları için teşvik edilmeliler. Amacımız onların her birinde güçlü bir kişilik ve öz denetim oluşturmak olmalıdır... Keyifle öğrenmeli, bütüne ve kendilerine hayrı olacak alanlarda yer almalılar. Sevgiyle, huzurla dolmalı çocuklar. Çocuklarımız özel çocuklar. Ne istediğini bilen çocuklar. Tek ihtiyaçları olan şey ise bizlerin bunu görebilmesidir bana göre… Gördüğümüz takdirde çocuklar kendi yollarında daha rahat yürüyebilirler. Yolu açmak gerekiyor…

 “Öğrenmek bir yük değil, zevktir “ demiş Maria Montessori. Tüm kalbimle katılıyorum ve öyle olmasını umuyorum tüm çocuklarımız adına… Ebeveynlerin, çocukların yeni eğitim yılı ışık dolsun, aydınlansın…

Sevgiyle kalın,

Sy

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kelimelerin gücü ve çocuk olmak


Bu evrende her şeyin kendine ait bir gücü var. Keşfetmek güzel. Harflerin kendi başına gücü var. Bir araya gelip kelimeyi oluşturduklarında başka güçleri var. Onların kendi başlarına yarattıkları güce, bir de biz anlam yüklüyoruz. Daha da güçlendiriyoruz onları… Herkes okur. Okuduğunu anlar. Yorumlar. Bakış açısı getirir. Duygular oluşur ve ağzımız açılır: “Action!” Sonra, sonra kapılır gideriz… 

Herkes görür. Gözleri görmeyenler ise hisleriyle algılar. Bana göre onlar da görüyorlar. Hem de biz görenlerden daha iyiler. Ben öyle düşünüyorum. Herkes duyar. Kulakları duymayanlar da duyar. Hisleriyle, gözleriyle. Hem de bizden daha iyi duyarlar. Bana öyle geliyor… İnsanlar görür ve duyarlar. Yeterli mi görmek ve duymak?

Her kelimenin içinde barındırdığı alt anlamları var. Salt özel bir anlam içinde kullanılabilirler. Alt anlamları biz mi yükleriz onların sırtına, yoksa kendilerine mi aittir bu anlamlar da; bazen karışırım bu noktada. Yanlış anlaşılmalar ve tartışmalar. Mutsuzluklar ve anlaşılamamaktan yakınmalar. Bunlar kelimelerin yüzünden olabilir mi? Yoksa onları kullanırken bir yerlerde rotayı mı çeviririz, işimize geldiği gibi. Dedim ya karışıyorum bazen…

Acaba bütün mesele anlamlandırmaktan mı geçmekte? Hani her şeye bir etiket koyarız ya biz. Ad, soyad, nitelik, nicelik, işe yararlık ya da yaramazlık… Yoksa işin sırrı kişiselleştirmek te mi yatmakta? ‘Hiçbir şeyi kişisel almayın!’ Şık cümle aslında değil mi? Dolu dolu bir cümle… Ben bu cümlede ait olmak ve sahiplenmek anlamlarını da görüyorum. Vardır öyle bir huyumuz bizim. Kendi başına durmasına, kalmasına izin vermeyi pek sevmeyiz biz. Siz ne dersiniz?

Diyelim ki biri sinirlenmiş ve hırsını benden çıkarmakta. Zihnim bana bu cümleyi getirip açıyor yeni sekmede.” Hiçbir şeyi kişisel alma!”  Karşımdaki söylenirken, lafını güzelce oturturken, yeri gelip çeşitli beden hareketleri ile sesini desteklerken ne yapmalıyım acaba? Öyle ‘mal gibi’ durup bakmalı ve kişisel almıyorum diye düşünmeli miyim?  Galiba olabildiğince tepkisiz karşılamalıyım. Hal böyle olunca karşımdakinin sinir kat sayısı artabilir, tavan bile yapabilir. “Duvara mı konuşuyorum kızım ben?” diye dağları taşları inletebilir. “Niye cevap vermiyorsun, beni adam yerine koymuyor musun?” diye hafif bir şaşkınlık da geçirebilir, kızgınlık da.  Toparlar kendini ve kaldığı yerden sahnesine devam eder sonrasında. Kısacası türlü tepkiler alabilirim. Bunların sevimli olmayacağı konusunda da oldukça eminim. ‘Genel yaklaşım budur’ çünkü diye bir yargım var ise…Peki, ne yapmalı? Empati mi? İçinde bulunduğum sahnede, düşünmeyi, harekete geçmeden önce empatiyi kurabilme sürem nedir? Diyorum ya karışıyorum bazen…

Aslında biliyorum. Bildiğimi bilmeme hürmet etmem lazım. Otomatik pilottan çıkartmam lazım içinde bulunduğum yaşam formunu. Her şeyi olduğu gibi “görmem” ve “kabullenmem” gerekiyor. Ne ise o olmalı her şey. Zorlamadan. Harfler harf, kelimeler kelime olarak kalmalı. Kişisel olmamalı, yani onları sahiplenmemeliyim. Oluşturduğumuz cümle kendi anlamında kalmalı, farklı yerlere yollanmamalı. Duygular olmazsa olmazıdır yaşamın. Onları da yönledirmeden, başkalarının etkisinde kalmadan, kendi haline bırakmak gerekiyor. Özgür olmalılar… Ben baktım yuvarlak gördüm, sen baktın daire gördün, diğeri baktı isimlendirmedi… Anlaşılmadığı anlamına gelmez bu yorumlar o baktığımız şeyin. O şey ne ise odur. Ne hissediyorsa kendini, doğrudur kendince…

Çocuklara sorarız durmadan “ Annem çiş var mı? Acıktın mı? Susadın mı?”. Onların yerine düşünürüz, acıkırız, uykumuz gelir, susarız, canımız sıkılır, karar veririz. Oysa onlar o küçücük bedenleriyle karşımıza geçerler ve dikilirler. “ Hayır, istemiyorum” derler. Kocaman ruhlarıyla, kalpleriyle kendilerini ifade ederler. Özgünce. Kalıpsız. Yargısız. Ne hissediyorlarsa onu ifade ederler. Kelime hazineleri dardır ancak her istediklerini anlatırlar bize. Her insan görür, her insan duyar ancak nedense zamanla görmeyiz, duymayız. Bildiğimizi, kayıtlarımızı açarız hemen. Çocuk da bunlar yok. Yetinmeyiz karşı dururuz o küçük bedenlere. Benim istediğim saatte acık, susa, işe, uyu, sıkıl, eğlen… Bize bunlar yapılıyor ya, bizde başkalarına uygularız. En kolay hedef, en yakınızdaki hedeftir. Direnirler özgün ruhlar, tüm güçleriyle...

Çocuklar için her şey nettir, olması gerektiği gibidir. Adlarını bilmezler, soyadlarını bilmezler, nitelik ve niceliklerini bilmezler her şeyin. Oysa her şeyi de bilirler, olması gerektiği gibi… Her şey huzurludur, eğlencelidir, keyiflidir alabildiğine. Biz de bir zamanlar çocuktuk. Öyleydik, onlar gibiydik. Tekrar öyle olabiliriz. Kelimeleri sadece kendi anlamlarında kullanabiliriz. Yakıştırmayız, yapıştırmayız, kişisel almayız, sahiplenmeyiz. Net ifade edebiliriz kendimizi. Kendimize ve etrafa… Anlayışlı ve sevecen olabiliriz. Var olan duygularımızı açabiliriz. İçimizde sıkışıp kalmış sevgiyi çıkartabiliriz. Duyumsayabiliriz…

Kendi anlamımızı anlarsak eğer, kendimizce; kullandığımız kelimeler de anlam kazanır...

Sevgiyle kalın,
Sy

9 Eylül 2012 Pazar

Gerçek şu ki...


Geçen gün bir dostumla eve dönerken bana şöyle dedi:” Arabayı sen kullandığın için çok keyifliyim, bulutları, ağaçları, etrafımı her şeyi izleyebiliyorum. Teşekkür ederim.”

Arabayı başka biri kullandığında ben eskiden ne yapardım? Zihnimde kaybolurdum. Evet kaybolurdum. Kafamdan neler geçmezdi ki! Bilgisayarda yaptığımız gibi “Bağlantıyı yeni sekmede aç” misali gelen her düşünceyi açardım zihnimde. Onu tam açmışken bir diğeri gelirdi... Ardından bir başkası akardı... Durmaksızın akardı düşünceler zihnimde. Ne gittiğim yolu fark ederdim, ne nerede olduğumu. Çok kez şoförün sesi ile kendime geldiğimi hatırlarım. “ Adrese geldik abla.” Salak sepelek ücreti öder, inerdim arabadan. Kafam kazan gibi… Neredeyim? Niye gelmiştim buraya? Hah tamam hatırladım…

Düşünceler içinde kaybolduğumda, sekmeden sekmeye koşturduğumda genelde bir gün öncesinin, bir hafta öncesinin veya bir hafta sonrasının, ya da bir ertesi günün içinde oluyordum o zamanlar. O ne demişti, bu ne istemişti, onu yapmış mıydım, bunu yapacak mıydım, neyi yapmam gerekiyordu, aslında şöyle de cevap verebilirdim… O anda nereye gidiyordum, neredeydim, yanımda kim vardı, gökyüzünde bulut veya güneşin varlığı, ağaçların hışırtısı, kuşların cıvıltısı, yol tamiratı, karşıdan karşıya geçenler, sıkışık trafik… Yaptığımı düzeltme, yapacağımı kurgulama çabası içinde sıkışarak yolculuğum devam ederdi. Nasıl da enerjimi israf edermişim! Sanki geri koymayı, doldurmayı biliyormuşum gibi, fütursuzca harcarmışım… Faturayı kimin ödeyeceğini düşünmeksizin…

Her nereye yol alıyorsam, o süre içinde senaryomu baştan yazmakla meşgulmüşüm. Yanlış replik, doğru cevap, yerinde hareket, öyle olmasa daha iyi olurmuş, bir daha böyle yap, diyelim ki yarın seni aradı fırsatı kaçırma yapıştır lafı, alamadın mı öcünü o zaman bir fırsat kolla, sakın unutma yaz bir kenara… Hangi mevsimdeyiz, ağaçların yaprakları sararmış mı? Bulutlar nasıl da akıyor… Güneşin çabasına bak, bulutlardan sıyrılmaya çalışıyor… Geçen haftaki yol çalışması bitmiş, çukurlar kapanmış… Aaa yeni çiçekler ekmişler, yol şenlenmiş… Kim görecek, kim fark edecek bunları? Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor…

Yol da ne kadar uzadı. Ne yaptı bu adam nereden gidiyor? Tamam, doğru yoldan gidiyor trafik yoğun sadece sen devam et labirentlerde koşturmaya. Doktorun söylediklerini abartarak anlat çalan telefonuna. Arayanın gününü karart, seninki yeterince kara çünkü… Tüm dünya omuzlarında şu an, kıpırdama düşürürsün. Senin belin ağrıyor o yüklerden, bırak arayanınki de ağrımaya başlasın. Bulaştır ona sendeki umutsuzluk, karamsarlık ağlarını. Hatta şoförün bile dikkatini çek. Çek ki başlasın anlatmaya; “Geçen gün aldığım bir müşteri de sizden iyi olmasın abla, aynı dertlerden…” Akşama ne yemek yapacağın, markete uğramak zorunda oluşun bile dert olsun sana…

Ara sıra nadiren de olsa gittiğim yol uzardı ancak dönüş yolum oldukça kısa sürerdi. Böyle anlarda ne yapardım da yol kısalırdı? Radyoda çalan parçayı dinlerdim, parçaya eşlik ederdim, sesini açar iyice girerdim müziğin içine… Etrafa bakardım. Varsa yağmuru izler, sileceklerin çıkardığı ritmik sese verirdim kulağımı… Duraklara yakın geçerken arabanın yavaşlamasını ve bekleyen varsa su sıçratmamasını dilerdim şoförün… Olurdu… Kimse ıslanmazdı… Araba açıktan alır veya yavaşlardı… Hafifçe arkaya kaykılır, cama yanağımı yaklaştırıp, gökyüzüne bakardım… Dalardım bulutlara hiçbir şey düşünmeksizin... Bir süre boş bakardım… Aklıma gelen, üşüşen düşünceleri izlerdim… Takılmadan… Birbiri ardına resmigeçit yaparlardı zihnimde… Geçmiş, gelecek takılmazdım… Tanık olurdum… Bilinçsizce… An’ın tadına varırdım…

Gerçek şu ki arabayı kimin kullandığı önemli değil. Önemli olan kullanan da olsam, yolcu da olsam ne yaptığımın, nerede olduğumun farkında olmak... Olanın farkına varabilmek… Mevsimler değişiyor… Hayat akıyor… Gece oluyor… Gündüz oluyor… Hayatım karışıyor… Sonra düzeliyor… Alt üst oluyorum… Tekrar yoluna koyuyorum… Akıyorum hayatla… Akışı yakalıyorum… Akışın farkına varıyorum… Olmam gereken, yapmam gereken, olmak zorunda olan, yapmak zorunda olduğum yok… Hata, suç, yanlış, kötü kimine göre var; kimine göre yok… Herkesin bir penceresi var baktığı. Kiminin camı puslu, kiminin camı parlak… Kime göre? Neye göre? Bana göre… Sana göre… Aslında bize göre olması gereken… Düzeltmemiz gereken… Suçlu kim? 

Sevdiklerimiz var, hoşlandıklarımız var. Nefret ettiklerimiz, öfke duyduklarımız ve asla affedemeyeceğimizi hissettiklerimiz var. Gündelik yaşam akarken zorluklarımız var, sıkıntılarımız var. Bir yandan yaşamakta olduklarımız var, diğer yandan koşullandırıldığımız yüklerimiz var. Yükler karmaşası altında ezilerek, sürünerek yol açmaya çalışan bir insanız. Bunu değiştirebiliriz. Yeter ki farkına varalım. Gerçekten sevdiğimiz nedir? İstediğimiz nedir? Hayatımızdan çıkarmamız gerekenler nelerdir? Ardımızda çoktan bırakmamız gerekenleri fark edebildik mi? Kendimizle yüzleşebildik mi? Dürüst olabildik mi kendimize? Belki de seviyorum ya da sevmiyorum diye etiketlediklerimiz bizi biz yapan değerlerdir. Göz atabildik mi bu değerlere? Baktık mı penceremizden içeri? Hiç duymayı denedik mi içimizdeki sesi? Dış sesleri susturmayı istedik mi hiç?

Bırakalım aksın hayat. Yularına asılıp zorla döndürmeye çalışmayalım. Bir parça esneklik olsun. Hem o yol olabilir, hem de bu yol… Seçecek özgür irademizin olduğunun farkına varalım… Hırslanmayalım hayata ve kendimize…Koşulsuz sevelim kendimizi… Verildiği, dikte edildiği, öğretildiği gibi değil; kendimizce sevelim… Sevmeyi öğrenelim yeni baştan…

Sevgiyle kalın,

Sy

4 Eylül 2012 Salı

Hazır mısın?


Hayatımızın her aşamasında bu soru karşımıza çıkar. Okula gitmeye hazır mısın? Evliliğe hazır mısın? Anne olmaya hazır mısın? Baba olmaya hazır mısın? Üniversiteli olmaya hazır mısın? İş hayatına hazır mısın? Kendi işini kurmaya hazır mısın? Bu soruları çoğaltmak mümkün. Her iki cins içinde alabildiğine bir hazır olma durumu var anlayacağınız. Bir de bu durumun, hazır olup olmadığımızın kontrolü var. Hazır mısın? İyi de hazır olmak gerekli mi? Hayatta her şeye hazırlıklı olmak mümkün mü? Kime neye göre hazır olmalıyız?

Hep bir hayata adapte olma peşindeyiz veya adapte edilme durumundayız. İçinde bulunduğumuz her dönemi sağlıklı atlatabilmek çabasındayız veya öyle yapmamız gerektiğini dikte ediyorlar. Her dönemimizi başarıyla tamamlamamız bekleniyor bizden. Verimli olmamız isteniyor. Genel olarak nedense sözde var olan ancak uygulamaya gelince tamamen fos çıkan bazı beylik laflar eşliğinde hayatta yol almamız isteniyor. “ İş birliği içinde olun, takım çalışması yapın, empati kurun, inisiyatif kullanın, sorumluluk alın, uyumlu olun, analitik düşünce yapısı içinde olun, çözüm odaklı olun gibi şık cümleler kuruyor herkes. Veli, eğitmen, işveren, eş, dost… Uygulamaya geçince ne oluyor? Bu dikte edilenleri bazılarımız canla başla uygulamaya koyarken neler oluyor? Karşılık bekleyip de alamayınca neler oluyor? Çözülüyor muyuz? Dağılıyor muyuz? Çoğunluğa uyum sağlayıp sistemden farklı gözükmeme gayreti iliklerimize kadar işliyor mu? Nasıl çıkıyoruz işin içinden? Hazır mıyız?

Oğlum bu pazartesi iş hayatına atıldı. Çok yoğun duygular yaşadım kendisini yolcu ederken. Doğduğu an ile şimdiki an arasında yayınlanan filmi soluksuz izledim zihnimde. Allah herkese nasip etsin, güzel anlardı. “En önemli başlangıç, bir yerden başlamaktır. Neyle başladığın önemli değildir. Bana göre asıl önemli olan neye dönüşmeye çalışacağındır. Her ne yapıyorsan o yaptığına ait olmaya çalış. Böylece istediğin şey her ne ise onu olabilirsin. Geleceğini, geçmişi anlatıp örnek verenlerle değil, kendi düşüncelerinle şekillendir. Her ne yapıyorsan severek yap. Annen olmamı seçtiğin için teşekkür ederim” dedim kendisine. 

Bundan sonra da her nerede olursa olsun, onunla olacağım, takdir edeceğim, destekleyeceğim kendisini. Bugüne kadar yapmış olduğum gibi. Düştüğünde kalkıp kalkmadığına göz atacağım. Biliyorum ki hayatını şekillendirecek ve kendisi için en iyi olan şekliyle, olması gerektiği gibi hayatını kuracak. Güveniyorum oğluma, güveniyorum gençliğe. Yoldan çekilme zamanını bilmek gerek. Ara sıra göz atmayı bilmek gerek. Göz atmakla yetinmeyi bilmek gerek. Hazır olup olmadıklarına bakmaları için onlara izin vermek gerek…

Sevgiyle kalın,

Sy

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Dene ve ne olacağını gör!


Cesaretim var mı benim? Hatalarımla yüzleşmeye, yanlışlarımı kabul etmeye cesaretim var mı? Kendimi kullanılmış ancak sevilmemiş hissetmek canımı yakıyor artık. Yaksın, yaksın ki bir daha izin vermeyeyim. Çünkü bunu bana yapana değil asıl kendime kırgın olmalıyım. Olmalıyım ki kendimi affedebileyim ve yoluma devam edebileyim…

Bugün olsa aynı şekilde davranırdım dediğim olayların ve pişman olduğum davranışlarımın listesini yapmak için oturdum masamın başına. Aldım kâğıdı, kalemi elime. Beni oldukça rahatsız eden anlar silsilesi akmaya başladı zihnimde. Musluğu açıp altına kap koymamaya benzemişti içinde bulunduğum durum. Bir anda ayak bileklerime kadar su yükselmişti. Masanın üstü de ıslanmaya başlamıştı, gözyaşlarımdan…

Burnumu çekerek yazmaya devam ettim. Bunlar benim hatalarımdı, tökezlemiştim. Kimi zaman da kıç üstü oturmuştum, çaresiz, kimsesiz. Aptallıklarım olmuştu. Adına saflık deyip geçemeyeceğim. Bu yazdıklarım içimi uzun zamandır kemirmekteydi. Parazit gibi sarmışlardı organlarımın etrafını. Nefes alamaz durumdaydım. Farkına vardım hepsinin. Kurban değildim artık…

Hepsini yazıp çıkarmak içimi dezenfektanla yıkamışım gibi hissettirmişti. Pırıl pırıl parlıyordu dip köşe bucak içimde… İnançlarım, duygularım, düşüncelerim bana ait olmayan bir sistemin parçasıydılar. Şimdi ise bana aitler. Artık saha kenarında elinde süreölçer ile duran kimse yok, koşmuyorum çünkü. Ağır ağır adımlarla yürüyorum. Her şeyi hissederek, anlayarak, özümseyerek ilerliyorum. Kızdığım kimse yokmuş aslında. Kendime kızıyormuşum, alabildiğine kin doluymuşum kendime. Fark ettim…

Sy/ İstanbul 2010

Yukarıdaki satırları 2010 yılında yazmışım. Bugün ise kendimi yorumlamak istedim:

“Dur bir dakika” dedim kendime, “Neden kendine bu kadar kızıyorsun? Sanki kendini suçlar gibisin. Hani suç yoktu?Suçlamak yoktu, kabulleniş vardı. Suç olmayınca suçluda olmaz zaten. Öyleyse tekrar bak kendine, gerçekten suçlu musun? Ya da bir suçlu var mı? Hayır, yok tabii, ne ben suçluyum nede suçlanacak başka biri. Ne yaşadıysam yaşamam gerekiyordu. O gün hata diye adlandırdıklarım bu gün beni ben yapan değerlerimi oluşturdular. Bir gün önce yaptığım şeyi bile bir gün sonra beğenmeyebilirim.Bu gayet doğal. İnsanca. Peki, yıllar önceki genç veya toy halimde yaptıklarım için bu günkü aklımla, öğrendiklerimle kendimi böylesine ağır eleştirmeyi hakkım var mı? Var mı?

İnsanlar kendi seçimlerini yaşarlar. Bu bir gerçek. Seçimlerimiz bize aittir. Bildiğim tek şey cesaretim olduğu. Her şeyle yüzleşmek demek kendimle yüzleşmek anlamına geliyormuş. Benim de buna cesaretim vardı. Yüzleştim ben'le. Biliyorum ben'i. Kendimi kabullenmem zaman aldı, canımı yaktı. Şimdi huzurluyum. Cesaretliyim. Şimdi mutluyum. Denedim ve gördüm. Gördüğümden de alabildiğine memnunum. Şimdi…

Sevgiyle kalın,

Sy/ İstanbul 2012/Ağustos

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Dolu varsa boş da var; soru varsa cevap da var…


İnsan boş oturmamalı diyor zihnim. Çünkü evren boşluk sevmez diye de ilave ediyor. Soruyorum :” Evren kim? Tanıdığım biri mi?” Boş bakıyor zihnim bu soru üzerine. “ Boş bakma evren boşluğu sevmez” diyorum. Kızıyor galiba. Ben de yerimden kalkıyorum masanın etrafındaki sandalyelere sırayla oturup kalkıyorum. Kendimi iyi hissediyorum, boşlukları sırayla dolduruyorum o an. Kendimce.“ Öyle değil” diye haykırıyor zihnim. “Bana ne” diye haykırarak cevaplıyorum anında. Kendimi daha dolu hissediyorum o anda, sandalyelere oturup kalkarken. Kime ne? Gerçekten doldurmuş muydum kendimi? Peki ya evreni?

Kendimi nasıl doldurabilirim acaba? Düşünmem lazım bu konuda. Düşünüyorum. Düşünüyorsam varım. Varsam evren de dolu o halde. Değil mi? Peki ya ben? Ben hala boş muyum? Ne cevap verirsem vereyim yaşamımda bir doluluk olacak mı? Doluluktan kastım ne benim? Yaşantımı derinlemesine ve anlayarak sürdürmek mi? Yoksa yaptığım güzel şeylerin yaşantımı doldurması mı? Yin ile yang; güzel ile çirkin misali bir dolu varsa bir de boş mu var? Yaşamak boş mu dolu mu? Kime göre? Neye göre? Ben yaşantımı dolu dolu yaşıyor muyum?

Ben bu sorduğum sorulara teslim olalı uzun süre geçti aslında. Tüm cevaplarımı aldım, kendi adıma. Deneyimlemeye devam ettiğim sürece alacağım daha çok cevap var. Bir o kadar da soru var. Dolu varsa boş da var; soru varsa cevap da var…

Boş oturmayı bıraktım uzun zaman önce. Hoş o sıralar boş oturduğumun farkında değildim. Alabildiğine meşguldüm aslına bakarsanız. Kendimce… Kendimi geliştirmeye açtığım an, gerisi kendiliğinden geldi. Bana benim hakkımdaki doğruları ve yanlışları- böyle etiketleri kullanmayı hoş bulmuyorum çünkü yaşantımızda bazı şeyleri vurgulamak adına türetilmiş olan bu kelimelerin yaşantımızın kimyasını bozduğuna inanıyorum, gel gör ki öylesine kemikleşmişler yapacak şey yok- ancak ben söyleyebilirim. Dolayısı ile sorularımın cevaplarını da kendim verdim. Uygun olanı seçtim kendime ve kendimi cevapladım. Bazen baktım cevapların içinden çıkamıyorum. Döndüm başa ve sorulara göz attım. Doğru soruyu bulunca doğru cevap da geliyormuş. Fark ettim. Farkı yarattım…

“Neler yapabilirim?” diye sordum kendime. Cevapladım. Yaptım ve yapıyorum. Önce düşüncelerimi ve bakış açımı netleştirdim. Ardından dürüstçe yüzleştim kendimle. Ah çok acıttı bir süre, sonrasında keyif geldi oturdu başköşeye. Artık kendime alabildiğine şans tanıyorum ve bu şansımı kullanmayı seçiyorum. Beni benden iyi bilen kimse yokmuş ki! Seçenekler bana aitmiş! Yaşam benim yaşantımmış! Boş otursam da benimmiş, evreni doldursam da. Tek yapmam gereken seçmekmiş. Boş mu dolu mu?

Sevgiyle kalın,

Sy